Huzuru, hak erinin, kendi hesabına gaybûbet yaşaması ve Hakk’ın özel teveccühleriyle “maiyet” ufkuna ermesi şeklinde yorumlayanlar da olmuştur. İnsanın gaybûbeti, çevresinde olup bitenleri görmemesi, duymaması, dahası maiyet ihsaslarının derinlik ve temâdîsi nisbetinde kendini bile hissetmeyecek hâle gelmesi, iç ve dış dünyasıyla hâlî ve zevkî istiğraklar içinde bulunması ve sonunda Sultân-ı hakikatin, onun benliği dâhil her şeyi silip süpürüp götürmesi ve kendini tam duyurup hissettirmesidir ki, buna, görülmesi gerekeni görüp, görülmeye değmeyenlerden kat’-ı alâka etme de diyebiliriz. Ne var ki, bu anlayışta olanların da farklı farklı huzur mertebelerinden söz edegeldikleri bir gerçektir. Bu mertebelerin bazıları huzur güzergâhıyla alâkalı, bazıları da makam ve müstekarla.. güzergâhı, şerâit ve erkânına riâyet ederek aşabilen müntehî, sonuçta kendini zâtî tecellîler deryasına salar.. min vechin O’nda yok olur.. sonra da bir ikinci hayat adına “ba’s ü ba’de’l-mevt” köprüsünden geçerek kendi vücud-u câvidânîsinin ufkuna ulaşır ve huzur-u dâimîye erer.
İçeriğe geç
“Gönül iman ve mârifetle mutmain olur
Ve işte bu yolun sonunda duyulur huzur.”
اَللّٰهُمَّ الْإِيمَانَ الْكَامِلَ وَالْإِخْلاَصَ الْأَتَمَّ وَالْيَقِينَ التَّامَّ وَالْمَعْرِفَةَ التَّامَّةَ وَالْعِشْقَ وَالْاِشْتِيَاقَ إِلَى لِقاَئِكَ وَالْحُضُورَ الْأَتَمَّ الدَّائِمَ.
وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى أَشْرَفِ الْخَلْقِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَاٰلِهِ وَصَحْبِهِ أَجْمَعِينَ اٰم۪ينَ.
205