Böyle bir ufka uzanan o sırlı güzergâhta her iştiyak eri ve huzur yolcusu, menzilden menzile koşar.. her menzilde kalb ve sır temâşâgâhlarında ism-i Zâhir’in farklı tecellîlerini duyar.. bir üst kademe sayılan ism-i Bâtın atmosferinde benliğin sırlarını anlar ve onları aşar.. daha sonraki bir durakta “ismullah”ın celâlî ve cemâlî tecellîleriyle irkilir, ra’şeler yaşar.. ve müteâkip bir merhalede, rahmâniyet tecellîsinin esintileriyle akıl, kalb ve ruh vahdeti içinde tevhid soluklamaya durur.. derken birkaç adım daha ilerleyince, hüviyet mertebesinin farklı bir inkişafını ve belli bir çerçevede mârifet-i Zât hakikatini duyar.. daha sonrası ise min vechin “ehadiyet-i ilâhiye”nin söz konusu edildiği ufk-u müteâldir. Ona nâkabil-i idrak ve nâkabil-i ihâta “Zât-ı Vâcibü’l-Vücûd” veya “Zât-ı Baht” âlemi de demişlerdir ki; basîret üstü basîret taşıyan huzur erleri, zaman, mekân üstü ve “bî kem ü keyf” müteâl olan o âlemde evvel ü âhiri birden duyar, zâhir u bâtını birden hisseder ve gerçek huzurun ne olduğunu tam görür, yaşar ve kendilerini âdeta görmez ve duymaz olurlar. Bu makamla alâkalı ne hoş söyler Sinan Paşa: