İçeriğe geç

Eâzım-ı sofiye indinde, Hakîkatü’l-Hakaik’ın farklı tecellî, tezâhür ve lemeâtı sayılan birer küçük işarette bulunup geçtiğimiz bütün o ulvî âlemler kendilerine has mânâlarıyla duyulup sezildikleri ölçüde ve hakikat eri konsantrasyon derinliğine göre istiğraklara girebildiğinde bazen bütün esmâ ve sıfât dahi min vechin duyulup hissedilmez olur da latîfe-i rabbâniye, مَا عَرَفْنَاكَ حَقَّ مَعْرِفَتِكَ يَا مَعْرُوفُ…3 itirafıyla soluklanmaya durur; sır, مَا أَدْرَكْنَاكَحَقَّ الْإِدْرَاكِ يَا مَعْلُومُ…4 serâsına sığınır; ruh, hafâ ufkuyla hayretten kalaka, kalaktan heymâna yürür; yürür de ahsen-i takvîme mazhariyetini inkişaf ettirmiş böyle bir hak erine melekler, “Yürü, top senin, çevkân senindir…” derler ve bir adım geriye çekilirler.

Kalb ve ruh kahramanlarına göre böyle bir ufka ulaşmanın yolu, mebde’de, kalbi mâsivâ kirlerinden temiz tutmaya; sonra bu temizliği devam ettirmekle ilâhî insibağa mazhar olmaya; duyulup hissedilen ötelere ait esintileri gönül gözüyle, Kur’ân mantığıyla tahlil etmeye; eşya ve hâdiselere, eşya ve hâdiselerin arka planına latîfe-i rabbâniye, sır ve hafâ şahikalarından bakmaya, bakıp değerlendirmeye vâbestedir. Bu konuyla alâkalı ne hoş söyler o nâzım-ı mümtaz:

“Pâk eyle gönül çeşmesini ta dolunca!
Dik tut gözünü, gönlün sana göz olunca!
Efkârı kov, dil testisini ol çeşmeye tuttur!
Ol âb-ı safâbahşla ol testi dolunca…
……………..
Ey lâmekânî seni pek çok aradım çok,
Sînemde mukîm olduğun tâ duyulunca”

Bu mülâhazalar çerçevesinde, teşbih ve tecsîme girilmeden, hayyiz ve mekân dalâletlerine sapılmadan, ihsaslarımızı كُلُّ مَا خَطَرَ بِبَالِكَ فَاللّٰهُ تَعَالَى وَرَاءَ وَرَاءَ وَرَاءَ… ذٰلِكَ5 hakikatine bağlayarak, ihsaslarımızı, ihtisaslarımızı, tasavvurlarımızı, muhâkemelerimizi selbî sıfatlar yörüngesinde ele alıp, İbrahim Hakkı Hazretleri’nin:

“Ne cism u ne arazdır, ne mütehayyiz ne cevherdir
208