Bir kısım sofîlere göre, Zât-ı Ulûhiyet mülâhazalarının ilk mirsâd-ı tefekkür noktasını, ef’âl ve âsâr âlemleri arkasındaki mâlûmiyetin sadık emâreleri sayılan esmâ-yı ilâhiye; bu ameliye-yi fikriye ve ihsâsiyenin ikinci kademesini, düşünce ve hislerimizi kuşatan ve Zât-ı Baht’la alâkalı hareket-i akliye, hareket-i fikriye ve tasavvurlarımızın sınırlarını belirleyen, daha doğrusu, Zât-ı Vacibü’l-Vücud’la alâkalı mütalâalarımızı, mülâhazalarımızı, hatta hislerimizi ve ihsaslarımızı, idrak ötesi memnû alana girmeme adına tahdit eden, çerçeve içine alarak sınırlandıran ve bize idrakimizin serhaddini gösteren –bu yaklaşım “Zât-ı Hak sıfatlarıyla muhâttır” hakikatini tavzihe mâtuftur– sıfât-ı sübhaniye; bunların verâsını ise, evsâf-ı ilâhiyenin dahi dayandığı “şuûnât-ı rabbâniye” ve “itibarât-ı kudsiye” teşkil etmekte ve daha doğrusu bunlar birer mezâhir ve mecâlî vazifesi görmektedirler.
Bütün varlığı ve varlık ötesini ihâta eden bu mütenevvi tecellî ve zuhurların idrak ötesi mercii “âlem-i gayb-ı hüviyet” denegelen “tenzîh ve lâ taayyün” âlemi; “âlem-i gayb-ı mutlak” dediğimiz “Zât-ı Baht” âlemi; “âlem-i ıtlak” sözüyle ifade ettiğimiz “lâhût” âlemi; “daire-yi rubûbiyet” beyanıyla ortaya konan “ceberût” âlemi; “Hazreti Vücûd” sözleriyle anlatılmak istenen “Ehadiyet-i Zâtiye” ve “Hakîkatü’l-Hakâik” âlemleri; “Hazreti Evvel” diye kabul edilen “Zât-ı Hak” âlemi; “Hazreti Ehadiyet-i Mutlaka” diyegeldiğimiz “Ulûhiyet” âlemi.. nihayet birleşik noktaları itibarıyla “sakfu’l-Cennet”1 hakikatinin arkasındaki Evvel ü Âhir, Zâhir u Bâtın isimlerinin mecâlî ve mezâhirlerinin sır ve hafâ latîfelerine hissettirdiği –bî kem u keyf–
hakikatleriyle ortaya konan hakaik-i uzmânın müfâdı olduğu âlem/âlemler, ihsaslarımıza ve ihtisaslarımıza sürekli Hazîretü’l-Kuds hakikatini fısıldamaktadır.
Dipnotlar
- 1Bkz.: ed-Deylemî, el-Müsned 2/338; Ebû Hayyân, el-Bahru’l-muhît 8/144.
- 2“O Ezel ve Ebed Sultanı, kendinden başka her şeyden mukaddem bir ‘Evvel’, sonu bulunmayan ve her şeyin encam ve nihayetine de hâkim bir ‘Âhir’; vücudu her şeyin üstünde ayân, varlığın her satır, her kelimesinde apaçık okunan bir ‘Zâhir’ ve her şeyin ötesinde, kâinat ve hâdiselerin biricik mercii, izzet, azamet ve şiddet-i zuhurundan ötürü ihata edilemez ve ‘mâsivâ’ ölçüsünde kavranamaz bir ‘Bâtın’dır.” (Bkz.: Müslim, zikir 61; Tirmizî, daavât 19, 67; Ebû Dâvûd, edeb 97)