Bu tür yaklaşım ümmetin büyük çoğunluğunun kabul ettiği bir yaklaşımdır ve Ehl-i Sünnet akidesi de bu telakkiye göre örgülenmiştir. İlkler, bu tür konular üzerinde münakaşaya girmemiş; hatta bu kabîl müteşabihatla alâkalı sorulara dahi cevap vermeden kaçınmışlardır. Öyle ki, İmam Malik Hazretleri’ne istivâ ile alâkalı soru soran birine, Hazret bir miktar teemmülden sonra ona dönmüş ve “İstivânın ne olduğu belli, keyfiyetini idrak etmek mümkün değil, onu olduğu gibi kabul vacip, bu tür bir soru da bid’attır.”2 diyerek kestirip atmıştır.
Ne var ki, daha sonraları, Müslümanlar arasında, pek çoğu itibarıyla yabancı menşe’li düşünce akımları zuhur edince, o dönemdeki ulemâ (müteahhirîn) bazılarının “istivâ” sözcüğünden çıkardıkları, tecsim, hayyiz ve mütehayyiz… gibi bâtıl yorumlara karşı bu kelimeyi Kitap ve Sünnet’in ruhuna uygun tevil ederek saf yığınları sapık düşüncelerden sıyanet etmeye çalışmışlardır; çalışmış ve özet olarak şu yorumlar üzerinde durmuşlardır:
1. İstivâ sözcüğü, hâkimiyet ve mülkiyetin tamamiyeti, nizamın da ekmeliyetinden kinaye bir tabirdir. Kur’ân-ı Kerim’de, istivânın geçtiği hemen her yerde böyle bir hâkimiyet ve tedbire vurguda bulunulması da bunu göstermektedir.
2. İstivâ sözüyle tekvînî emirlerin arka planındaki âdât-ı ilâhiye hatırlatılarak eşyanın ilk yaratılışta olduğu şekilde perdesiz, hâilsiz bırakılmadığına, esbap ve ilelin, izzet ve azamete perde yapıldığına telmihte bulunulmuştur.
3. Yine bu kelimeyle, mebde’de bütün eşya O’nun ilim, kudret ve iradesiyle var edildiği gibi, daha sonra da her şeyin Arş’ta mütecellî O’nun hâkimiyet ve kayyûmiyetiyle devam ettiği/edeceği ihtar edilmiştir.
4. Bu kelimenin üzerinde isti’lâ mânâsıyla, Allah hâkimiyetinin, beşerî idare ve tedbirlerle kıyas edilemeyecek ölçüdeki ihatası hatırlatılmıştır.
Dipnotlar
- 2el-Beğavî, Meâlimü’t-tenzîl 2/165; el-Kurtubî, el-Câmi’ li ahkâmi’l-Kur’ân 7/219-220.