Bir diğer zâviyeden ârif, Cenâb-ı Hakk’ın ef’âl, esmâ ve sıfât ufku ötesinde şuâât-ı Zât ile mest ü mahmûr öyle bir hayret ve heymân eridir ki, dünden bugüne kalb ve ruh erbâbının ona hep “ârif-i billâh” demeleri boşuna değildir. Zîrâ onun, duygu, düşünce, iş ve hareketlerinde gözleri her zaman basîretinin emrinde; latîfe-i rabbâniyesi ve sırrı, ötelere müteveccih, dünya ve mâfîhâdan (dünya ve içindekiler) da âdetâ habersizdir. Fuzûlî merhum, bu hususu tavzih sadedinde ne hoş söyler: “Hikmet-i dünya ve mâfîhâyı bilen ârif değil / Ârif odur, bilmeye dünya ve mâfîhâ nedir!” Evet sanki o, halkın içinde ve onlarla beraber olduğu aynı anda, ruhu öteler ötesine müteveccih أَلَمْ نَشْرَحْلَكَ صَدْرَكَ2 rahmânî teveccühünün mazharı olarak öyle vicdânî bir enginliğe ermiştir ki, her nesneye ruh ve sır ufkundan bakmakta, her bakışta rabbânî ayrı bir derinliğe ulaşmakta ve damlasını derya, zerresini de güneş hâline getirme seyr-i ruhânîsi içindedir. Bu hâliyle o, şahsiyet-i fâniyesiyle hiç ender hiç olma köprüsünden geçerek her şey olma bahtiyarlığına ermiş bir “fenâ fillâh” ve “beka billâh” kahramanıdır.
Dipnotlar
- 2“Biz, senin sineni açıp ruhuna genişlik vermedik mi?” (İnşirâh sûresi, 94/1)