İçeriğe geç

Bir diğer yaklaşımla ârif; Yaradan’ı, O’nun isim ve sıfatları çerçevesinde doğru bilip doğru yorumlayan, varlığın arka planındaki hikmetlere vâkıf bulunan; her zaman eserden müessire, fiilden fâile intikal etmesini bilen; tâbir-i diğerle, nefsini ve onun mâhiyetini doğru okuyup doğru yorumlayan ve مَنْ عَرَفَ نَفْسَهُ فَقَدْ عَرَفَ رَبَّهُ1 fehvasınca, böyle bir yorumlamayı, O’nu bilip O’nu tanımaya çevirebilen ve bütün bunlarla vicdan mekanizmasını işletmeye muvaffak olan bir irfan âbidesidir.

Hakikî ârif, ilim mertebesi ve ilim ufku sayılan zihnî zılliyetleri aşarak zâhirî duyu organlarıyla kavranamayan hakaik-i gaybiyeye vâkıf, eşya ve şuûnu aşabilmiş öyle bir mâverâ-yı tabiat (fizik ötesi âlemler) kahramanıdır ki, onun nazarında her ses O’ndan bir nağme ve her nesne de O’ndan bir nâme mesâbesindedir. Âlim, meşgul olduğu hususlara dalıp daha ötesini görememesine karşılık; ârif, zılliyet kaydından sıyrılmış, cevher u arazda, enfüs ü âfâkta –bî kem u keyf– verâların verâsını temâşâ ede ede gaybın gaybına ermiş bir bahtiyardır. Böyle bir bahtiyar, ne ferahı ferah bilir ne de azabı azap olarak duyar; sürekli sübühât-ı vech şuâıyla gözlerini açar-kapar.. durup dinlenmeden hep O’nu duyar, O’nu anar ve “Allah” der soluklanır. Her aynada –istidadına göre– O’nun cemâlini müşahede eden, her hâdisede O’nun kudret-i kahiresiyle ra’şeler yaşayan ve kalbinin ritimlerindeki “Hû” sesiyle bir kere daha teyakkuza geçen böyle bir müntehî, Câmî’nin ifadesiyle, hep Bir’i ister, Bir’i çağırır, Bir’i talep eder, Bir’i müşâhedeye alır, Bir’in bilgisiyle oturur kalkar ve hep “Bir” der inler.

177