İçeriğe geç

Aslında, bütün varlık ve eşya binlerce dillerle bize hep O’nu anlatmakta, insan vicdanı kendine has o ledünnî duyuş, seziş ve yönelişleriyle her zaman O’nu hatırlatmaktadır: Biz ne zaman maddî ihsas ve mânevî ihtisaslarımızla şu meşher-i âleme, şu varlık kitabına ve enfüsî derinliklerimize yönelsek, hep O’ndan bir şeyler dinler ve her hâlimizde O’nunla kâim olduğumuzu duyarız. Allah, yarattığı her şeyle kendini ifade eden ve bin bir dille vicdanlara varlığını duyuran, böylece zamandan, mekândan münezzeh olduğu hâlde her yerde hâzır ve nâzır bulunduğunu hatırlatan bir Mâlum-u Müteâl ve bir Mevcud-u Bîmisal’dir. Zâhir-bâtın bütün âlemler, O’nun ulûhiyet ve rubûbiyetini haykırmakta ve mâbudiyetinin Zât’ından geldiğini ifade etmektedir.. evet Allah, Allah olduğu için “Mâbud-u bi’l-hak” ve “Maksud-u bi’l-istihkak”tır. Bu itibarla da, hamd ü senâ, tekbir u tâzim, takdis ü tesbih gibi her hâliyle kulluk bizim boynumuzun borcu, O’nun da hakkıdır.

İnsanların kendi elleriyle yapıp taptıkları mâbudlara gelince, onlar kat’iyen öyle değillerdir ve olamazlar da; hiçbir sun’înin o şeyin hakikîsi yerine kâim olamadığı gibi… İnsanoğlu dünden bugüne, “Ay, güneş, yıldızlar, denizler, ırmaklar…” dedi, bir sürü sun’î ve sahte mâbud arkasından koştu durdu; yüzlerce-binlerce fâni, zâil ve âciz yaratığa perestiş etti. Arkalarından koşup onlara arz-ı ubûdiyet ettiğinde kendi ruhuna, kendi mahiyetine saygısızlıkta bulundu; Mâbud-u Mutlak’ı bulup O’na yöneldiğinde de pesbayağı bir varlık olmaktan kurtuldu ve Allah’ın kendine lütfettiği değerler çerçevesinde kendi oldu.

54