Allah ism-i şerifinin müfâdı bulunan Zât-ı Ecell ü A’lâ, insan, kâinat ve eşya hakikatinin biricik mesnedi, biricik mebdei, yegâne illeti, varlığı kendinden bir Vacibü’l-Vücud’dur. Âfâkî ve enfüsî bütün mütalâalar bunun böyle olduğunu gösterir. Kâinatta hiçbir varlık, hiçbir nesne yoktur ki, onda “Allah” ism-i celîlinin Müsemmâ-i Akdes’ine pek çok işaret ve emareler bulunmasın. “Allah ism-i şerifi, hem teker teker her varlığın çehresinde hem de bütün kâinatın simasında mahkûktur.” dense yeridir. Ne var ki bu hakikat, insanın maddî ve mânevî simasında her nesnede olduğundan daha net ve daha okunaklıdır. Zira Hz. Ali’nin de ifade buyurdukları gibi, insan küçük bir cisim değil, o bütün âlemlerin özünü ihtiva eden bir nüsha-i kübrâdır ve kâinatların Hakk’ı ilanına denk bir şehadetin de bülendâvâz şahididir.1 O, her hâliyle Hazreti Mübdi’i gösterir; her şeyiyle O’na dayandığını haykırır; zâhir ve bâtınıyla hep O’nu ilan eder.
Bu itibarla, ister insan ister kâinat, varlığın Zât-ı Hakk’a dayandırılmaması tamamen gayr-i mâkul, bedâhet-i hisse aykırı ve ilimler hesabına da bir tali’sizliktir; evet Zât-ı Hakk’a dayandırılmayan varlık mesnetsiz, O’nunla irtibatlandırılmayan ilimler bir mânâda evham ve hayâlât, O’nun mârifetine ulaştırmayan tetkikler, tahliller neticesiz birer meşgale ve insan vicdanında, dolaylı yoldan dahi olsa, O’na karşı alâka ve muhabbet uyarmayan müzakereler, muhavereler de faydasız güft ü gûdur.
Dipnotlar
- 1Bkz.: el-Münâvî, Feyzu’l-kadîr 5/366.