İçeriğe geç

Sofîlerin büyük bir kısmına göre, âlem-i emirden de olsa, ruh mahluktur; ancak mahlukatın en latîfi, en sâfisi, en nuranîsi; en kesif şeylere bile nüfuz edebilecek mahiyette bir mir’ât-ı esmâ u sıfâttır ve her zaman safvet ve şeffafiyetiyle de Hazreti Zât’a işaret etmektedir. Görebilme, duyabilme donanımına sahip olanlar, görülüp duyulma şanından olan her şeyi onun ufkundan ya latîfe-i rabbâniye ya da sır vasıtasıyla ama mutlaka onunla irtibatlı olarak görür, duyar ve hissederler. Ehl-i hakâik, müşâhede ve keşfiyât zirvelerine ruhun kanatlarıyla yükselir. Baştaki gözler, ancak eşyanın zâhirini görür ve temâşâ eder; ruh ise, kalb menfezleriyle her şeyin melekûtunu, sır aralığından da esmâ ve sıfâtın verâsını müşâhedeyle şereflendirilir. Ahirette her mü’mine müyesser olacak böyle bir mazhariyetin –kâmil mânâda– biricik kahramanı da أَوَّلُ مَا خَلَقَ اللّٰهُ نُور۪ي29 diyen Hz. Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’dır. (aleyhi efdalüssalevât ve etemmütteslîmât)

Ruh, âlem-i emirden bir nefes-i menfûh olmakla beraber, iktiran ettiği şahsa göre bir taayyün gösterir ve nuranî kılıfıyla özel bir şekil alarak görüleceği merâyâda o insanın dublesi gibi görünür. O şahsın ölüp fenâ bulmasıyla iktiranı firaka dönüşse de Hakk’ın kayyûmiyetiyle ölümsüzlüğün remzi olarak hep bir yeni visali beklemeye durur.

186