Bediüzzaman melâike ve ruhanîlerin vücutları üzerinde de ısrarla durur. Ve her fırsatta ısrarla ruhun bekâsını vurgular. “Haşir Risalesi” ve “Yirmi Dokuzuncu Sözün İkinci Maksadı”nı bu hususa ayırır, esmâ-i ilâhiye ve sıfât-ı sübhaniyenin vesâyetinde aklî ve naklî delillerle, vicdanlarda kanaat-i kat’iye hâsıl edecek şekilde haşr-i cismanîyi ispata çalışır. Sonra, öldükten sonra dirilmenin ahlâkî buudlarının önemini vurgular ve okuyucularına Sünnî düşünce çizgisinde hayat, ruh, bekâ-i ruh, mükâfat ve mücazat konularında oldukça önemli ipuçları verir.
***
Sofiye ve ruh
Sofiye, ruhu, ilâhî hayatın bir tecellîsi, bir zılli ve hakikatine Cenâb-ı Hakk’ın kimseyi tam muttali kılmadığı bir cevher olarak tarif etmiştir ki, hükemâ ona “nefs-i nâtıka”, sofîler de وَنَفَخْتُ ف۪يهِ مِنْ رُوح۪ي“Kendi ruhumdan ona üfledim.”27 âyetine dayanarak “ruh-u menfûh” demişlerdir. Onlara göre, insanın insanlığı bu ruha bağlı olduğu gibi, onun kemalâtı da bu ruh ve onun önemli bir esası olan kalbin ayak ve kanatlarıyla gerçekleşmektedir. Evet bu ruh, insanın Hakk’a yürüyüp yükselmesinde bir vesile ve Allah’ın insanla münasebetinde de önemli bir vasıtadır. Öyle ki insan ancak, bu ruh-u menfûhla metafizik düzlüklere açılabilir, onunla Hak’la münasebetini duyar ve onunla kalb, sır ufuklarından, cismaniyete kapalı ne müşâhede edilmezleri müşâhede eder..
Dipnotlar
- 27Hicr sûresi, 15/29; Sâd sûresi, 38/72.