Evet, insanoğlu var olduğu günden beri, hep böyle bir cevherin mevcudiyetini düşünmüş, hatta rüya vesaire gibi şeylerle onu kısmen hissetmiş ve bir adım daha atarak onun hakikatini anlamaya çalışmıştır. Ne var ki insanoğlu bu tecessüs, tefahhus ve araştırmalarında, pek çok yanları itibarıyla, aklın idrak alanı dışındaki böyle bir konuda, semavî fermanlardaki icmalle iktifa etmeyip tafsile ve indî yorumlara girdiğinden, bazen “akıl”, bazen “ruh”, bazen “nefs-i nâtıka”, bazen de “ene” dediği bu cevher-i mücerredi, taktığı isimlerin çağrıştırdığı değişik mülâhazalarla ele almış ve konuyu âdeta içinden çıkılmaz bir ucûbe hâline getirmiştir.
Allah, hayat sıfatı ufkundan görülen-görülmeyen bütün canlılara umumî bir ruh bahşettiği gibi, Hz. Âdem’e de –ve tabiî daha sonra onun evlâtlarına da– emir âleminden şuurlu bir ruh nefhetmiştir.. ve konunun Kur’ân ve Sahih Sünnet’teki1 icmali sadece bundan ibarettir. İşte böyle bir icmal, zamanla değişik din ve kültürlere bağlı mütefekkir ve filozofların ve tabiî bazı sofî ve mutasavvifînin biraz ruhun “hakikat-i nefsü’l-emriye”si, biraz da onun fonksiyon ve bedenle münasebeti açısından tevil, tefsir ve tafsiliyle mücelletlere sığmayacak bir bilgi ve nazariyeler havzı oluşturmuştur.
Bizim burada esas üzerinde durmak istediğimiz konu, tasavvufçuların ruhtan, kalbî ve ruhî hayattan ne anladıkları hususu olmasına rağmen, onun, birbirinden farklı çerçevelerde değişik din, değişik millet ve değişik felsefî sistemlerce nasıl anlaşılıp nasıl kabul edildiğini gösterme bakımından biraz eskilere gidip, kuş bakışıyla dahi olsa onunla alâkalı ortaya atılmış mülâhazalara bir göz atmanın aydınlatıcı olacağını ve biraz daha geniş bir mukayese imkânı vereceğini düşündük.
Dipnotlar
- 1Bkz.: Hicr sûresi, 15/29; Sâd sûresi, 38/72; Secde sûresi, 32/9; Enbiyâ sûresi, 21/91; Tahrîm sûresi, 66/12; Buhârî, bed’ü’l-halk 6; Müslim, kader 1.