İçeriğe geç
21. Bölüm

Sübühât-ı Vech

Cenâb-ı Hakk’ın, ârifân kalbinden bütün mâsivâullahı (Allah’tan gayri her şeyi) silip-süpürüp setretme sadedinde –bî kem u keyf– o müteâl varlığını onların o temizlerden temiz gönüllerine duyurma murad-ı sübhânîsine bağlı tecellî eden ve bütün beşerî ihsaslar, ihtisaslar ufkunu kuşatan Zâtî bir nur ve ziya tufanıdır sübühât-ı vech. “Vech” kelimesiyle Zât-ı Bârî’nin kastedilmesi açısından ona, esmâ ve sıfât-ı sübhaniye nurlarını da ihata eden “envâr-ı Zât” diyenler de olmuştur ki, böyle perdesiz, hâilsiz ve min vechin hicabsız bu Zâtî nurlar karşısında, ârifin iç ihtisasları ufkunda كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ إِلَّا وَجْهَهُ“O’nun Zât’ı müstesna her şey hâlik ve mütelâşîdir.”1 hakikati zuhur eder gibi olur da bütün mâsivâ, hatta esmâ dahi tamamen silinir gider ve ârif-i billâh, böyle bir şuaât karşısında kendini hayret ve hayret üstü değişik ahvâl içinde bulur.

Sofiyeye göre, bütün eşya ve hâdiseler (hakâik-i eşya) esmâ-i ilâhiyenin tecellîlerinden ibarettir. Varlığın esası sayılan esmâ-i ilâhiyenin yanında bir de Zât-ı Ulûhiyet’i tenzîhe delâlet eden isimler vardır ki, bunlar, Hazreti Zât’ın icraatına karşı birer hicab mahiyetindedirler. Sofîlerin: “Zât-ı Ulûhiyet’i müşâhedeye mâni yetmiş veya yedi yüz perde vardır; eğer bu izzet ve azamet perdeleri bir an açılıverse, envâr-ı Zât’ın tecellîsiyle her şey silinir gider; ortada ne arz kalır ne semâ ne isim ne de O’ndan başka bir müsemmâ.” sözleri min vechin bu hakikati ifade eder ki, bu da ehadiyet-i Zât tecellî edince –bazıları buna vahidiyet tecellîsi demişler– mümkinâtın da, onların taayyünlerinin de bütün bütün gaybûbeti demektir.

275