Bence, hucub-u inayetin ifade ettiği/edeceği mânâlardan biri de işte budur; kısmen dahi olsa, onunla, biraz da temadiden kaynaklanan iltibaslar önlenmiş olur; sâlik, yer yer kendi kendine: “O Rab, ben ise abdim, O Hâlık, ben ise mahlukum, O Kâdir, ben bir âciz, o Ganî, ben de bir muhtac u fakirim.. varlığım O’nun ziya-i vücudundan, hayatım O’nun hayat tecellîsinden, benim ve başkalarının devam-ı vücudları da O’nun kayyûmiyetindendir.” der ve fark’ı vurgular. Sekr, mahv ve ıstılâm hâllerinde bazen böyle bir temyiz kaybolsa da her zaman “sahv” hâlinde o hep bunları mırıldanır.
Aslında seyr u sülûk-i ruhanîlerini “usûlüddin” çerçevesine bağlı sürdürenler, sübühât-ı vech ziyasıyla her şeyi min vechin mahcûb görseler de, konumları icabı bir hayret, hatta heymân yaşayabilirler; ama, sükûtlarıyla olsun temkinde kusur etmemeye gayret gösterir; farkına vardıklarında da iltibasa açık ifadelerini tashih eder ve başkalarının değişik vartalara düşmelerine meydan vermemeye çalışırlar.
Hz. Mevlâna bir rubâîsinde:
“Bağda binlerce ayyüzlü güzel var; güller var, misk kokulu menekşeler var, dereler içinde coşkun coşkun akıp giden sular var. Bütün bunların hepsi zatında birer bahane; âlemde yalnız O, yalnız O var.” İltibasa açık gibi görünen –aslında öyle olmadığı da söylenebilir– ifadelerini bir başka rubâîsinde, herhangi bir yanlış anlamaya meydan vermeyecek şekilde şöyle seslendirir: