Hucub-u inayet, Hazreti Zât’ın izzetine, azametine, her şeyi muhît bulunmasına ve hiçbir nesneye taayyün hakkı vermemesine mukabil; tıpkı, kudret ve iradenin, aklın zâhirî nazarında hasîs işlere taalluku uygun düşmediğinden sebeplerin birer perde olarak vaz’edilmesi gibi, müntehî bir sâlikin iç ihtisasları yanında, din ü diyaneti adına bazen esmâ ve sıfât ufkuna döndürülerek ihsaslarının diliyle ona, ubûdiyet veya ubûdetin hiçbir zaman zimmetten düşmediğini-düşmeyeceğini hatırlatmak için, celâlin kuşatan tecellîleri içinde bir cemal ve ehadiyet teveccühüdür. Aynı zamanda böyle bir teveccüh, mümkine mümkince bir soluk aldırma ve cem içinde onun ruhuna fark’ı da duyurma mânâsına gelmektedir. Böylece ârif, bir yandan sübühât-ı vechin kâhir şuaâtı karşısında sekr, mahv, fenâ ve ıstılâmla nefsi dahil her şeye karşı tamamen kapanıp, Mezkûr-u Mutlak alâkasıyla zikri, Mâbud-u Mutlak münasebetiyle ibadeti, Vücud-u Mutlak ziyasıyla zıllî vücudu hissedemeyerek hâlî bir vuslat yaşarken, diğer yandan da hucub-u inayet ile yer yer kendini ubûdet çağlayanlarına salar, إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ ’le4 soluklanır ve hep kul olduğunun şuuruyla oturur kalkar.
Seyahatlerini mişkât-i nübüvvetin ziyasına bağlayamayan/bağlayamamış olan bir kısım hak yolcuları bazen bu gibi ahvâlde ittihad ve imtizaç mânâlarına gelebilecek sözler söylemiş olabilirler. Bunların temel akideleri sünnet çerçevesinde ve usûlüddin prensiplerine de uygun ise, biz onları hâle mağlup olmuş kabul eder ve haklarında hüsnüzanda bulunuruz. Yok, bazı mutasavvıfînin yaptığı gibi böyle bir anlayışı akide olarak kabulleniyor ya da o mülâhazaya bağlı felsefe yapıyorlar ise, bunların da hayatta bulunanlarına Peygamber’in (aleyhi ekmelüttehâyâ) yolunu göstermeye çalışır; ölüp gitmiş bulunanları da Allah’a havale ederiz.
Dipnotlar
- 4Fâtiha sûresi, 1/5.