Âyân-ı Sâbite Ve Âlem-i Misal
Her şeyin özü, esası, zatı mânâlarına gelen ayn, çoğulu “âyân”, “sâbite” kelimesine muzaf kılınıp “âyân-ı sâbite” şeklini alınca “hakâik-i eşya-i ilmiye” diyebileceğimiz Hazreti Âlem-i ilmiyede esmâ-i ilâhiyenin suret-i tecellîlerinden ibaret olup hakâik-i mümkinâta dair ilmî vücudlar çerçevesinde zatlar ve mahiyetler demektir. Bu mânevî suret ve ilmî hakikatlerin, Hazreti Zât’la zamanî gibi görülen münasebetleri zaman itibarıyla değil, bizzattır; evet ilm-i ezelîdeki bilinenlerle, zamana bağlı taayyün, birbirinden farklı şeylerdir. İlm-i ilâhîde mevcut olan her şey, min vechin vücud râyiha ve hususiyetini teşemmüm etmiş bulunsa da haricî vücud nokta-i nazarından mümkin unvanıyla mevcud-u mukayyet ve mâdum arası bir konum ihraz etmektedir.
Sofiye ve bir kısım mütekellimîn –umûr-u âliyeye ait bu kabîl mevzuları ifadede elfâz ve kelime yetersizliği mahfuz– âyân-ı sâbite ve bu sâbit ayn’lara ait istidatların mevcudiyetlerine esas teşkil eden mevcud u meçhul ve tamamen “sırrullah” diyebileceğimiz tecellîye –daha önce de geçtiği üzere– “feyz-i akdes”, bütün bu hakâik-i ilmiyenin, hariçte zuhurunun kaynağı sayılan tecellîye de “feyz-i mukaddes” demişlerdir; demiş ve bu mülâhazalarla, bir yandan âyân-ı sâbite ile mümkinât-ı mevcûdenin aynı şey olmadığını hatırlatmak istemiş, diğer yandan da zuhur ve tecellî farklılığını ihtar ederek panteizm ve monizm mesleklerinin varlık hakkındaki yanlış yorumlarına karşı mevcudâtın mebde ve mesîri ile alâkalı Kur’ânî tevcihi ortaya koymuşlardır.