Zannediyorum, pek çok konuda olduğu gibi bu mevzuda da çok defa ifratlara-tefritlere girildiğinden, hakâik-i âliye-i ilâhiyedeki umumî muvazene korunamıyor ve çok tehlikeli yanlışlıklar yapılıyor: Her şeyi, o muhît meşîet ve kâhir kudretin tecellîsine bağlı yorumlayanlar, kesreti bütün bütün görmezlikten gelerek, umum eşyayı O’nun zuhurundan ibaret sayıyorlar; esbâbı olduğundan fazla öne çıkararak her şeyi kesrete bina edenlerse mazhar, meclâ ve memerri masdar zannederek her hâdiseyi bir kısım natüralist mülâhazalara ircâ ediyorlar. Aslında, varlıktaki vahdet, tecellînin kaynağındaki birlikten; mazharlardaki farklılık ve çokluk da ilm-i ilâhîde eşyanın modelleri diyebileceğimiz âyân-ı sâbiteye göre kudret ve iradenin farklı tasarruflarından ileri gelmektedir.
Bir nesnenin esasları kendinden, zatı itibarıyla var olması başka, onun Hazreti “İlim” ve “Vücud” tecellîleriyle farklı aynalarda farklı görüntüler sergilemesi daha başkadır. Böyle bir farklılığı sezebildiğimiz takdirde, vücud ve şuhûd mülâhazalarının dayandığı esasları bir mânâda görmek mümkün olabileceği gibi, suret ile hakikat arasındaki ayrılığı ve var edip ayakta tutanla var olup onunla kâim bulunanı idrak etmek de mümkün olacaktır.
Bu farklılığı biraz da avam üslûbuyla şöyle açabiliriz: Varlık ve eşya, kendi zatları itibarıyla mâdum, Hakk’ın ziya-i vücudunun gölgesi veya gölgesinin gölgesi olması açısından da mevcut sayılırlar. Vücud-u surî başkadır, vücud-u hakikî başka: Suretler, şekiller O’nun atıyyelerinden birer akistirler; ne O’durlar ne de O’ndan müstağnidirler. O, “Var olun!” dedi var oldular. Feyzini kestiği anda yok olur giderler. Ne hulûl ne ittihad ne tecessüm ne tecessüd ne de ruh-u sârî; O’nun esmâ ve sıfâtı bütün mevcudâtın hakikî medârı.. işte hepsi o kadar…