İçeriğe geç
Ammâ ki hakikatte, ne sen var ne de ben var.
(Anonim)

Şimdi, var edip ayakta durduran O “Hayy u Kayyûm” olduğuna göre, kimin haddine düşmüş zatî varlık iddiasında bulunabilsin. Her nesnede O’nun vücud ve ilmi birer esas ve kaynak, bütün varlık ve eşya farklı birer ayna ve bu aynalarda sürekli bozma-yapma-şekillendirme mânâsında tecellî eden de ilâhî esmâ. İnsanoğlu bu aynaların en câmii ve mücellâsı, Hz. Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (aleyhi ekmelüttehâyâ) ise, en kâmili ve muhtevalısıdır. İşte size bu mülâhazayı aksettiren kâili meçhul hoş bir söz:

Âyinedir bu âlemde her şey Hak ile kâim,
Mir’ât-ı Muhammed’den Allah görünür dâim.

Âyân-ı sâbite, yukarıda da temas edildiği gibi, “taayyün-ü evvel”den kat-ı nazar, min vechin mâdum sayılan umûr-u mümkinedendir. Sâbit ayn’lar, zuhur hâlinde hafî ve bilinmezdirler, vücuda geldiklerinde de kendi nefisleri itibarıyla mâdumiyetlerini devam ettirirler. Bir sultanın icraatında onun vezirleri birer perdedârlık vazifesi gördükleri gibi, Hazreti “İlim” ve “Vücud”un tecellîsinde de sebepler o türden birer perdedârdırlar. Bu perdedârlık –Bediüzzaman Hazretleri’nin ifadesiyle– aklın zâhirî nazarında, izzet ve azametin umûr-u hasîseye bizzat mübaşeretine karşı tekvînî bir tenzih olduğu gibi, potansiyel olarak hilâfetle serfiraz kılınmış bulunan insanoğlunu da böyle önemli bir konuda –Allahu a’lem– irşad içindir.1

75