Bazı ârifîn, sübühât-ı vech veya envâr-ı Zât’ın tecellî ufkunu ve böyle bir tecellîye mazhariyet neticesinde kalbde hâsıl olan ıstılâm hâlini seyr u sülûk-i ruhanîde zirveler üstü zirve kabul etmişlerdir. Tavârık, bevâdî, tavâli’, levâmi’, levâih… gibi tecellîler ise –bunların hepsi aynı mânâya gelir– sâlikin durumu açısından mebde’den müntehâya doğru yükseldikçe değişen, aynı mânâdaki teşvik sürprizlerinin unvanlarıdır; daha çok da tefekkür, tezekkür, tedebbür yolcularına âfâkî ve enfüsî deliller yoluyla ifâza edilen lem’alardır ve yoldakilere de birer teşvik primi mahiyetindedirler. Bunlarla yol doğru görülür, yürüme iştiyakı artar, hedef sezilir; ama, Hazreti Matlûb, Hazreti Maksûd vicdanen tam bilinemez. Bu bilinme kemmiyet, keyfiyet ölçüsünde bir bilinme değildir; zira Zât-ı Bârî nâkâbil-i idraktir ve tariflere girmeme mânâsında da müteâldir. Bir hak dostu:
der ki, Sünnî düşüncede esas olan işte budur.
Sübühât-ı vech veya envâr-ı Zât’ın zuhuru ise, yukarıdaki cemalî tecellîlerden çok farklı öyle bir ziya tufanıdır ki, böyle bir mazhariyetle kuşatılan ârif-i billâh, nefsi dahil mâsivâ adına hiçbir şeyi göremez olur; hatta ehadiyet-i Zât’ın muhît ve mütemadi şuaâtı karşısında esmâ ve sıfâtın envârını dahi hissedemez hâle gelir. Dahası bunlardan bazı müstağrak ruhlar ilim mertebesindeki temyiz ve taayyünü bile duymaz olurlar da ezelle alâkalı كَانَ اللّٰهُ وَلَمْ يَكُنْ مَعَهُ شَيْءٌ“Allah vardı ve O’nunla beraber hiçbir şey yoktu.”5Peygamber beyanına, lâyezâli de katma mülâhazasıyla, اَلْاٰنَ كَمَا كَانَ6 ilavesinde bulunarak hâllerinin ifadesi bütün bütün hakâik-i eşyayı göremez hâle gelirler ve Câmî gibi her şeye “hayal” deyiverirler.
Dipnotlar
- 5Bkz.: Buhârî, bed’ü’l-halk 1, tevhid 22; İbn Hibbân, es-Sahîh 14/11.
- 6Bkz.: ez-Zehebî, Siyeru a’lâmi’n-nübelâ 18/474, 19/344..