İçeriğe geç

Seyyid Şerif’in ifadesiyle, kalb ve sırdan mâsivâ paslarını silmenin bir unvanı olan tecrid2, müşâhede erbabının zevken ve hâlen görüp duydukları her şeyden sıyrılarak, Hazreti Şâhid-i Ezelî’nin envâr-ı vücuduyla müstağrak yaşamaktan ibarettir ve bunun âsâr-ı feyzi, duyuluş ve hissedilişi de sâlikin istidat ve kabiliyetine göre farklı farklıdır.

Bir mübtedî gönlünde, mârifet inkişafının ilk belirmesi esnasında, “ilm-i yakîn” diyeceğimiz kesbî malumat renk renk solar, matlaşır, sönükleşir ve derken hak yolcusuna yer yer eşyanın perde arkası ses vermeye başlar; başlar da bütün cismanî ihtiyaçlar veya zaruretler, hatta bütün dünya ve içindekiler yavaş yavaş zatî değerlerini yitirerek, hakikate mücellâ birer ayna veya onu aksettiren, ifadelendiren sırlı, buğulu birer aksesuar hâline gelirler. Bu mazhariyetin duyulmasıyla bazen sâlik Fuzûlî gibi:

“ Meslek-i tecriddir ferâğat evi
Terk-i mal ile hânümandan geç!”

diye haykırır, bazen de Yunus Emre gibi: “Ballar balını buldum varlığım yağma olsun!” der inler…

Seyr u sülûk-i ruhanî sayesinde bir müntehînin bütün benliğinden varlık endişesi silinip gidince, Hazreti Mâlum’dan gayrı artık ne bir iz ne de bir eser kalır. Böyle bir mazhariyete eren bir hak yolcusu, şayet seyr-i ruhanîsini, Hz. Sahib-i Şeriat’ın minhacına muvafık sürdürmüyorsa, pek çok sâlikin müvelleh ve hayran yaşadığı böyle bir mertebede bazen “hakâik-i eşya”yı nefyetme gibi kaymalar da söz konusu olabilir. Seyr u sülûk-i ruhanîlerinde “Mirsadü’s-Sünne”yi esas alanlar ise, her yerde yalnız Bir’i görür, Bir’i bilir, Bir’i söyler, Bir’i çağırır ve bin bir şafak emareleri içinde Bir’e yönelir ve O’ndan başkasına da iltifat etmezler.

Ahmedî, bu mertebeyi kendi idrak ve zevki açısından şöyle seslendirir:

195