İçeriğe geç

Hulâsa olarak diyebiliriz ki, Allah’ı tanımayan haknâşinasların, insanî haklara sahip olma mânâsında, hür olduklarından bahsedilemeyeceği gibi, Allah’tan başkasına kul olma düşüncesinden sıyrılamamış kimselerin de hürriyetlerinden söz etmek mümkün değildir.

Ancak bütün bunlar, Kalbin Zümrüt Tepeleri’ne esas teşkil eden hürriyet için birer mebâdî mahiyetindedir ve “maksûdun bizzat” sayılmazlar.

Tasavvufta hürriyet; insanın Allah’tan gayri hiçbir şey ve hiçbir kimsenin boyunduruğu altına girmemesi, hiçbir şeye serfürû etmemesi mânâsına hamledilmiştir ki, riyâzetin en önemli meyvelerinden biri sayılır.. ve kalbin Hakk’ı gösteren bir mir’ât-ı mücellâ hâline gelmesinin de en açık emaresidir. Bin riyâzet veya inayetle bu noktaya ulaşmış hak yolcusu, kalben, topyekün varlık ve eşya ile alâkasını keser; hürriyet semalarında pervâz eden hülyaları, hürriyet iştiyakıyla şahlanan gönlü, hürriyet mırıldanan duyguları ve egosunu saran kayıtları bir bir kırmış benliğiyle, biricik mihrabına yönelir ve Hz. Hâris İbn Mâlik el-Ensarî felsefesiyle, düşünce dantelasını ötelere ait atkılar üzerinde örgüler durur.

Evet, gerçek hürriyet ancak, insanın dünyevî endişelerden, mal-menal gibi gailelerden kalben sıyrılıp, âlem-i halka ait bütün hususiyetleri ve âlem-i emre ait bütün derinlikleriyle Hakk’a yönelmesi sayesinde gerçekleşebilir. Büyükler bu düşünceyi ifade için:

بَند بَكُسِل بَاشُ آزاد اَى بُسَر……چَند بَاشِي بَندِ سِيمُ و بَندِزَر

“Evlât, kölelik bağını çöz ve azat ol; daha ne kadar zaman altın ve gümüşün esiri olarak kalacaksın?” demişlerdir ki, Hz. Cüneyd’in hürriyeti kendisine soranlara: “Cenâb-ı Hakk’a bağlılıktan başka bütün kayıtlardan kurtulduğun zaman gerçek hürriyeti tatmış olursun.” şeklindeki cevabı da aynı gerçeğin bir başka şekildeki ifadesinden ibarettir.

2