Vasl; ulaştırma, birleştirme, kavuşturma mânâlarına gelip, sâlikin, ilm-i şuhûd ile Hakk’a vuslatı şeklinde yorumlanmıştır ki; bazılarının zannettiği gibi o, kat’iyen kulun Hak’la, Hakk’ın da kul ile ittisali demek değildir. Zira, Hazreti Kadîm, hâdisle (sonradan var edilen) kâim olamayacağı gibi, hâdis de kadime mahal olamaz. İşte, bu kabîl anlayışlar bir kısım suitevillere sebebiyet vereceğinden ötürü bazı muhakkikler, “Zât-ı Hak vuslat ve infisali kabul etmez” diyerek, وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنْتُمْ“Nerede olursanız olun Allah sizinle beraberdir.”1 medlûlünce, Hazreti Zât’ın, her an iki cihanda mukaddes ve münezzeh bir çeşit vaslının söz konusu olduğunu ısrarla vurgulamışlardır; vurgulamış ve sâlik vicdanındaki vaslı, mükâşefe erlerinin basîretlerinden zulmanî perdeler kaldırılarak, gönül gözlerinin maiyyet sır ve nurlarına vâkıf ve âşina olması şeklinde anlamışlardır. Böyle bir maiyyet ve kurb anlayışının ise, en yumuşak panteistlerin bile ittisal ve infisal telakkileriyle telif edilemeyeceği açıktır. Çünkü bu anlayışa göre sâlik, sürekli keynûnetler (oluşumlar) ağında ve Hazreti Kudret ve İrade’nin sevkiyle de hep insiyaklar süreci içinde bir muhtar u mecburdur. Böyle birine, konumu açısından dense dense kabil, münfail, ayna denir ama; kat’iyen fâil, masdar ve asıl denemez.
Hz. Mevlâna’nın bu mülâhazaya katkısı şöyledir:
Dipnotlar
- 1 Hadîd sûresi, 57/4.