Konuyu sahabi telakkisine yaklaştırarak yorumlayacak olursak; hiçbir şey kendi nefsi itibarıyla var değildir; her şey Vücud-u Hakk’ın kendi dalga boyundaki tecellîlerinden ibarettir. Eşyanın hakikatinin sübûtu kendi çerçevesinde bir gerçek, Hakikî Vücud’a nisbet edildiğinde ise izafîlikten öte bir kıymet-i harbiyesi yoktur. Böyle bir telakki, mebde’de bir itikat ve kabul, neticede ise bir ilme’l-yakîn, bir şuhûd ve bir zevktir ki, seyr u sülûk-i ruhanî sayesinde, sâlikin kalbinde bütün varlık ya tamamen kıymetten düşer ve sıfırlanır veya Hakikî Vücud’un nâmütenâhî ziyası karşısında, güneş tulû ettiğinde ateş böceklerinin ateşlerinin silinip gitmesi gibi silinir gider; sâlik de, kalben ve zevken bütün mâsivâdan sıyrılarak O’nun iradesinin vesâyetine, meşîetinin şümûlüne ve vücudunun nurlarına müstağrak olarak kendini zevk-i ruhanîsinin çağlayanlarına salar ve “Hû” der durur.
Böylece her sâlik, zevken ve hâlen kendi fiillerinde fâni olmakla Hakk’ın ef’âlinde yeni bir vücud ve bekâya açılır. Kendi sıfatlarında fâniliği duymakla Hak sıfatlarındaki bekâyı zevkeder. Kendi zatını unutmakla da –unutma hususu farklı yorumlara açık bir konudur– Hakk’ın vücudunun ziyasıyla yer yer fark, zaman zaman da cem mülâhazalarıyla yeni bir varlığa erer ki, böyle bir mertebeye erişen tali’li sâlikin önünde, istidadının ölçüsü nisbetinde sadece “maiyyet-i ilâhiye” kalmıştır ki, o da bekâ billâh kahramanının ulaşacağı en son zirvedir. Böyle bir makama mazhariyet beraberinde bazen hayret, bazen sekir ve dehşet getirir. Câmî bu hayreti, şu sözleriyle çok güzel ifade eder: