Ayrıca şu hususa da işaret etmek yerinde olur: Mademki bu kudsî vazife peygamberlerin vazifesidir. Peygamberler ise, bütünüyle istikamet içindedirler. O hâlde, “emr-i bi’l-mâruf nehy-i ani’l-münker” yapanlar da, hiç olmazsa bu amelleri itibarıyla istikamet içinde sayılırlar.
Netice itibarıyla; Allah’a inanan her ferdin, Allah katında mü’min kabul edilebilmesinin ve mü’min kalabilmesinin garantisi, üzerindeki tebliğ vazifesini bihakkın ifa etmesiyle yakından alâkalıdır. Allah’a inanan fert ve cemaatler, varlıklarını ancak ve ancak bu vazifeyi yerine getirmekle devam ettirebilirler. Hak ve hakikate tercüman olma, haksızlık karşısında dilsiz şeytan kesilip susmama, her zaman hayatı ve ölümü istihkar edip hiçe sayma, hep sahabe anlayışı içinde olma ve bu kudsî vazifeyi hayatın gayesi bilme; hem var olmanın sırrı, hem de mü’min kalmanın şartıdır. Bunlar yaşanmadan geçen günlere yazıklar olsun!.. Aslında her mü’min de, bu kudsî vazifenin yapılmadığı bir cemiyet içinde yaşamaktan Allah’a sığınmalıdır.