İşte Mus’ab b. Umeyr’in (radıyallâhu anh) Mekke’den kalkıp Medine’ye gidişi, sadece ve sadece bu gayenin tahakkuku içindi. O, bu oldukça uzak beldeye yapayalnız gitmişti. Yanında başka hiç kimse yoktu. Medine’den Efendimiz’e gelip, kendilerine dini öğretecek bir muallim talebinde bulunmuşlardı; Allah Resûlü de onlara Mus’ab b. Umeyr’i göndermişti. Mus’ab, orada bir evde misafir kalıyordu. Her gün yanına Medine’nin ileri gelenlerinden birileri geliyor, o da onlara dini anlatıyordu. Bir gün, Üseyd b. Hudayr, diğer bir gün Sa’d b. Ubade, bir başka gün de Sa’d b. Muaz (radıyallâhu anhüm) gelmiş ve Mus’ab’ı dinlemişti.1
Geldiklerinde ellerinde kılıçla gelenler, dönerken kalblerinde imanla dönüyorlardı. Mus’ab, hışım içinde gelen bu istikbalin büyük sahabilerine öyle mülâyemetle davranıyordu ki, en haşin insan bile onun bu yumuşaklardan yumuşak davranışlarına uzun süre mukavemet edemiyordu. “Arkadaş, önce beni dinle. Sonra da istersen boynumu vur. Vallahi sana mukabele edecek değilim…” diyordu Mus’ab. Evet, bu kadar hayatı istihkâr eden ve bütün derdi, davası insanlara hakikati anlatmak olan bir şahsiyet karşısında yavaş yavaş buzlar eriyor ve her geçen gün Mus’ab b. Umeyr’in etrafındaki hâle de genişliyordu. Bedir’e kadar Mus’ab’ın hayatı hep dini tebliğ etmekle geçti. Bu bir neşir dönemiydi ve o gün sahabeye düşen vazife de dini neşretmekti.2
Dipnotlar
- 1 et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 20/363; İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye 2/281-284; İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ 1/220.
- 2 İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye 2/284; İbn Asâkir, Târîhu Dimaşk 9/83-84.