İçeriğe geç

Samimî ve hâlis bir mü’minin en çarpıcı vasfı, onun tevazuu ve alçak gönüllülüğüdür. Onun hayatı gayet sadedir. Gönlü gözü hep sadelikle doludur. Evi barkı ve muhiti yine bu manzara ile çevrilidir. Bu güzel vasfı o, Kur’ân’dan ve Resûlullah’ın eşsiz hayatından almıştır. Zira Efendiler Efendisi hep böyle davranmış ve hep böyle yaşamıştır. O, Mekke’de ilk tebliğe başladığı gün nasıl tevazu içindedir; Medine’de hazırladığı ordu ile, sekiz sene evvel çıkarıldığı Mekke’ye fatih bir kumandan olarak girdiği gün de yine aynı tevazu içindedir. Mekke’ye girerken bindiği hayvanın yelesine değen başı,1 O’nun mahviyette, gün geçtikçe daha da derinleştiğinin en güzel örneğidir. Susamıştır, bir bardak su ister. Zemzem kuyusunun etrafında herkesin kullanması için bardaklar vardır. Orada herkes bu bardakları kullanmaktadır. Sahabi, en yakın evlerden birine koşmaya ve temiz bir su kabı getirmeye çalışır. Hemen Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) onu durdurur ve herkesin kullandığı bardaktan su içmek istediğini söyler.

Evet, O, hiçbir zaman insanlardan ayrıcalıklı olmak istememiş ve şöyle buyurmuştur: “Ben de insanlardan bir insanım. Herkesin içtiği kaptan içmeliyim.” Zaten O, hayatını hurma lifinden bir hasır üzerinde geçirmişti.2 Ukbaya hicretini de yine o hasır üzerinde yaptı. Üzerinde yattığı hasırı kaldırdılar ve O’nu o hasırın altına gömdüler. Ve bizler için Cennet’ten daha mukaddes, O’nun Ravzası işte bu hasırın mekân tuttuğu yerden ibarettir. O’nun hayatında hiç zikzak yoktu; tebliğ yolu da bence böyle olmalıdır.

172