İçeriğe geç

Bizden önceki devirlerde, bir yandan bu ve benzeri hadisler, diğer yandan da Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) tatbikatları nazara alınarak, “emr-i bi’l-mâruf nehy-i ani’l-münker” vazifesi sistematize edilmişti. Yani irşadı düşünülen beldeye, ordudan evvel irşad ekipleri giriyor, orada hakkı neşredip havayı Müslümanların lehine yumuşatıyorlardı. Eğer bu yolla İslâm’ın neşri ve yayılması netice veriyorsa, o belde kendiliğinden İslâm diyarı sayılıyor; şayet karşı taraf direnip orada İslâm’ın neşrine mâni olmak istiyorsa o zaman da “Fatihan” duruma müdahale ediyor; ediyor ve yukarıda zikrettiğimiz prensipler dahilinde davranıyorlardı. Yani evvelâ onlara İslâm tebliğ ve telkin ediliyor; zira biliyorlardı ki, onların vasıtalarıyla bir kişinin hidayete ermesi, yeryüzü dolusu kızıl deveyi Allah yolunda infaktan daha hayırlıdır.

Evet, netice itibarıyla bir Müslümanın, insanlık adına takdim edeceği en güzel hediye, yukarıda da arz ettiğimiz gibi, “emr-i bi’l-mâruf nehy-i ani’l-münker” vazifesini yerine getirmesi olmalıdır. Evet, itidali bozmadan, hangi şart ve zeminde olursa olsun, mülâyemet ve müsamaha ile, asla yılgınlığa, bezginliğe de düşmeden bu vazifeyi yapmak, hediyelerin en büyüğü ve en kıymetlisidir.

33