Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde: خَيْرُكُمْ مَنْ تَعَلَّمَ الْقُرْاٰنَ وَعَلَّمَهُ“Sizin en hayırlınız, Kur’ân’ı (hakâik ve dekâikine inerek) öğrenip sonra da başkalarına anlatandır”6 buyururlar. En hayırlı olmak istiyorsak, Kur’ân’ı anlayıp anlatmaya çalışmalı ve bu hususta yazılmış tefsirleri karıştırmalı, onun ifade ettiği hakikatlerin ve ortaya koyduğu inceliklerin içine girmeye gayret etmeliyiz.. ta ki Kur’ân’a sahip çıkmış olduğumuzu âleme göstermiş olalım… Yoksa yine bizzat Kur’ân-ı Kerim’in ifade ettiği üzere, öyle kenarından kenarından tutan kimselerin Kur’ân-ı Kerim’in nurundan ve feyzinden gerektiği kadar istifade etmeleri düşünülemez.
Burada –Kur’ân beni mazur görsün– kalbim titreyerek şu tabiri kullanacağım: Kur’ân, kendisine samimî âşık olmayanlara karşı ‘kıskançtır’, yani onlara bir şey vermez. Sen bütün gönlünle, hissinle Kur’ân’ın mecnunu olur, ona yönelirsen, o da sana yönelir. Aksi hâlde sen Kur’ân-ı Kerim’in ucundan ucundan tuttuğun müddetçe Kur’ân sana sırlarını açmayacaktır. Zira bu ilâhî kelâm, kendisine bütün benliğiyle yönelen âşık gönüllere nur ve feyiz aksettirir. Sen onu okumaz ve mânâsı üzerinde derin derin düşünmezsen, onun feyz ve bereketinden mahrum kalırsın. Bu hakikati Allah Resûlü’nün şu beyanlarında apaçık görmekteyiz: اَلْمَاهِرُ بِالْقُرْاٰنِ مَعَ السَّفَرَةِ الْكِرَامِ الْبَرَرَةِ وَالَّذِي يَقْرَأُهُ يَتَتَعْتَعُ فِيهِ وَهُوَ شَاقٌّ عَلَيْهِ أَجْرَانِ اثْنَانِ“Kur’ân-ı Kerim’i maharetle okuyan bir insan, Kiramen Kâtibîn melekleri seviyesinde olur. Onu o seviyede beceremeyen, fakat hâlis bir niyet ile okumaya çalışan, okurken de kem küm edip dili dolaşan ve Kur’ân’ı okumak ona zor geldiği hâlde okuyan insana da iki sevap vardır.”7 Bu sevaplardan birincisi Kur’ân-ı Kerim’i okuma mükâfatı; ikincisi de, bu işi zorlukla yerine getirme mükâfatıdır.
Dipnotlar
- 6 Buhârî, fezâilü’l-Kur’ân 21; Tirmizî, fezâilü’l-Kur’ân 15; Ebû Dâvûd, vitr 14, 15, 19.
- 7 Müslim, salâtü’l-müsafirîn 244; İbn Mâce, edeb 52.