İçeriğe geç

İşte Allahu Teâlâ kendisini Rahmân ve Rahîm olarak tanıtırken biz de, o Rahmâniyet ve Rahîmiyetin altında bu mânâları seziyoruz. Bunu bir misalle açıklığa kavuşturalım: Müdebdeb, muhteşem bir saray ve bu sarayın içinde çeşitli varlıkların tenezzüh ve seyr ü seyahatini sonra da bütün bu gezip dolaşanlara mukabil, saraya teşrifatçı, saray sahibine yaver bir zât düşünelim. Öyle bir yaver ki, tepeden tırnağa madalya ve formalarla tezyin edilmiş; sarayın en aziz varlığı olarak, her hâliyle kendini hissettiriyor. Nereye gitse hüsnü istikbal görüyor, kime yönelse edeple emrine koşuyor, kime dönüp baksa haşyetle iki büklüm oluyor. O zaman anlarız ki, şehzâdeler gibi sarayın içinde dolaşan bu yaver, saray sahibinin yanında en aziz, en şerif ve iltifatına en çok mazhar olan bir zâttır. Ve yine anlarız ki bu zât, saray sahibinin merhamet ve şefkatine en çok mazhar olandır. Aynen öyle de, kâinat bir saray, insan o saray içinde en kerîm, en eşref bir yaver ve en kâmil şekilde Allah’ın Rahmâniyet ve Rahîmiyetine mazhar bir varlıktır. O bir ağaç veya şurada burada otlayan dört ayaklı varlık değildir. Üstün bir seviyeye çıkarılmış, diğer varlıkların üstünde bir kısım ihsanlara mazhar edilmiştir.

132