Bizdeki rahmet, birine karşı acıma, rahîmiyet ise nefsin meyli şeklinde tezahür eder. Kolu kanadı kırık, mazlum, mahzun, mükedder birini gördüğümüz zaman, elimizde olmayarak kalbimizde bir rikkat duyar ve ona karşı meylederiz. İşte müfessirler, zaaf ifade eden bu kelimeleri Allah hakkında kullanmayı uygun görmediklerinden diyorlar ki: “Nefsin meylinin lâzımı, nimet vermenin sebebi hayır murad etmektir. Öyleyse er-Rahmân, er-Rahîm, insanlar hakkında hayır murad eden Allah demektir.” Fakat bu takdirde Allah’ın diğer sıfatları hakkında da bu şekilde düşünmek gerekir. Meselâ Allah’ın Basar ve Sem’ sıfatları vardır. Allah Basîr ve Semî’dir. Yani Allah görür ve duyar. Bir kısım vasıtalarla meydana gelen görme ve duyma Allah’a isnat edilemez. Bizdeki görme, güneş şuaları yardımıyla ve bir mesafeye bağlı olarak meydana gelir. Ve bizim gördüğümüz şeyler olduğu gibi, görmediğimiz şeyler de vardır. Duymamız da yine bir kısım sebeplere bağlı olarak meydana gelir. Onun için bu sebeplerle meydana gelen görme ve duyma Allah’a isnat edilemez. İşte nasıl ki, bu şekildeki görme ve duyma Cenâb-ı Hakk’a isnat edilmez; öyle de, bizde nefsin meyli veya kalb inceliği olarak tezahür eden Rahmâniyet ve Rahîmiyet de bu mânâda Allah’a isnat edilemez. Bizdeki nefis meyline ve rikkat-i kalbe mukabil, O’nda mukaddes olarak bu mânâlar vardır. O’nun görme ve işitmesi de tamamen bizimkinden farklıdır. Binaenaleyh, bu sıfatları mecaza verip, tevil yapma, biraz tekellüflü olur ki, sonra Allah’ın bin bir ismini tevil etme lüzumunu duyarız. Onun içindir ki, biz “Rahmân, Rahîm, Mü’min, Müheymin, Rezzak vs.” derken bunları Allah indindeki mânâlarıyla mütalâa ediyoruz.