Aslında bütün mü’minler benim başımın tacıdır; ancak böyle düşünmeyenlerin, böyle düşünenler ölçüsünde çile ve ızdırap çektiğini söylemek de mümkün değildir. Hatta onlardan bazıları devlet bünyesine sızdıklarından “Devletin malı deniz…” demiş ve belki yüzlercesi hep böyle bir mülâhaza ile yaşamışlardır.. yaşamış ve ev-bark, araba, yazlık, kışlık sahibi olma yolunda koşmuşlardır.
Kutsîlere gelince onlar, hayatlarını hep طُوبَى لِلْغُرَبَاءِ ufkunda sürdürmeyi tercih etmiş ve fire vermeden, yollara takılmadan seyahatlerini sürdürmüşlerdir.2 Evet, bir fahr olarak değil ama tahdis-i nimet sadedinde demek isterim ki, âzamî zühd, âzamî takva, âzamî ihlâs, âzamî vilâyet yolunu hep bu arkadaşlar “Yol bu, başka yol yok!” deyip hedeflemiş ve heptenciler gibi yaşamaya çalışmışlardır. Dilerim Rabbim’den bu inayet ü keremini devam ettirsin ve hem kemmî hem keyfî yanımızla bizlere derinlikler lütfeylesin!
Türkiye – İran ve Batı Dünyası ile İlişkiler
Ülkemizin içinde yer aldığı kuşakta şimdilerde istikbal vaadeden iki devlet var: Türkiye ve İran. Bunu çok çok iyi bilen bir kısım Batılılar, bu iki devleti mümkün olduğunca elinde tutmak ve kendi hesabına dengeleri korumak için ciddî bir gayret içindeler. Zira bu iki devletten birinin bu bölgede hâkimiyeti, Batılıların aleyhine dengelerin bozulması anlamına gelir. Bu ise adı geçen dünyanın, başta ekonomi olmak üzere, birçok alanda hem maddî çıkar, hem de itibar-prestij kaybı demektir.
Meselâ, Türkiye kendi iç politikası itibarıyla emniyet ve istikrar vaad ettiği anda güçlenme ve büyüme startına basmış demektir. Bu durumda Türkiye din, dil, tarih, örf-âdet birliği içinde bulunan Orta Asya devletlerini, keyfiyeti ne olursa olsun yanına alabilir. Aynı gelişme ve genişleme süreci Balkanlar için de geçerlidir.
Dipnotlar
- 2 Bkz.: Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 2/177, 222; İbn Ebî Şeybe, el-Musannef 7/83.