İçeriğe geç

Ayrıca hibe yoluyla, hiç de mecbur olmadığı hâlde, sırf ahiret saadetini ve Cenâb-ı Hakk’ın rızasını düşünerek infak etmeye alışmış ve alıştırılmış bir ferdin, vermek zorunda olduğu ve bir bakıma vergi mânâsına gelen zekât borcunu öderken hileye başvurması ve vergi kaçırması da kat’iyen düşünülemez.

Gizli ve açık her şeyi bilip gören bir Rabbe inanmış ve gönlü O’na karşı daima ürperti ve korku ile meşbû bulunan bir insan, muhtacın hakkı olan zekâtı vermemezlik edemez; edemez ve onu en kısa zamanda hak sahibine ulaştırma mecburiyetindedir. Aslında böyle bir insan, üzerindeki borcu ödediği zaman rahata kavuşur ve kendisini bir kuş kadar hafif hissetmeye başlar.

İslâm iktisat sisteminde zekât toplayan memurlar olmasa da, fert yine vergisini verir. Ancak meselenin kontrollü olması ve toplanan vergilerin sistemli dağıtımı açısından devlet, vergi memurları vasıtasıyla bunları toplar ve topladığı şeyleri de muhtaç olanlara ulaştırır. Ama devlet bunu yaparken stokçuluktan uzak durarak dağıtımı da zamanında yapar.

Zaten devletten gaye, milletin huzur ve güvenini temin etmektir. Yoksa devlet, komünist sistemlerde olduğu gibi, milletin başına musallat bir organizasyon değildir.

Miras, İslâm iktisadında üretim sonrası paylaşım esaslarından biridir ve aile fertlerini fıtrî olarak birbiriyle irtibatlandıran önemli bir bağdır. Ebeveyninin bıraktığı maldan hak alacak olan evlât veya evlâdının bıraktığından hak alacak olan ana-baba arasında, zaten var olan sevgi hissi mirasla daha bir pekişir, kuvvetlenir ve güçlenir.

308