Bir zenginle bir fakir arasındaki muamelede fakir zarar görüyorsa, muhakkak bu çok kötüdür. Ama aynı muamelede zengin zarar görüyorsa, bu da kabul edilemez. Aynı şekilde faizi ödeyen kadar onu alan da zarara uğruyorsa (negatif faiz), bu da kötüdür. Zira bu konuda hakkın kime ait olduğu çok önemli değildir.
İslâm, hedefi olan âdil gelir dağılımını ve sosyal adaleti iki merhalede gerçekleştirmeyi hedefler:
Birinci merhalede, üretim süreci hedefe ulaştıracak ilkelerle düzenlenir. Bu ilkelerin başlıcaları şunlardır: Kazancın mutlaka emek veya risk unsuruna dayanmasıdır (faiz yasağı). Böylece herkesin üretim sürecine katılması, işsizlere iş bulmada yardım ederek onlara sosyal ücretin ödenmesi, haksız kazançlara yol açacak kumar, karaborsacılık, parayı piyasadan çekme (kenz), aldatma, zarar verme, lüks ve israf, cimrilik, fiyatları yükseltmek maksadıyla tekel oluşturma ve benzeri eylemlerin yasaklanması gibi ilkeler çok önemlidir. Bu safhadaki emir ve yasaklar ekonomiyi düzenleyici bir fonksiyon eda ederler.
İkinci merhaleye gelince, birinci merhalede âdil gelir dağılımı ve sosyal adaletin gerçekleşmemesi hâlinde, gelirin yeniden dağılımı (redistribution) yapılır. Gelir grupları arasındaki farklılıklar ve doğabilecek aksaklıklar çeşitli gelir transfer yollarıyla giderilir. Bu safhada kullanılan en önemli araç zekâttır. Ayrıca, zekâtın dışındaki diğer sadaka çeşitleri, özellikle sürekli sadaka, keffaret, nezir ve infak (Allah yolunda harcama) gibi gelir transferleri, birinci merhalede doğabilecek gelir farklılaşmasını ve aksaklıkları düzeltici bir fonksiyonu eda ederler.
Bir başka yaklaşımla birinci merhalede başta faiz yasağı, ikinci merhalede de özellikle zekât ve emsali yardımlar aksaklıkları düzeltici birer fonksiyon eda ederler.
Bu açıdan, İslâm iktisadının, faiz yasağı (hurmet-i riba) ve zekât farzı (vücub-i zekât) esası üzerine bina edildiği söylenebilir.