İslâm’da üretilen şeylerin paylaştırılması da en âdil ve dengeli bir şekilde gerçekleştirilmektedir. Bazılarının iddia veya daha doğru bir ifade ile iftira ettiği gibi, İslâm’da mal hiçbir zaman belli ellerde toplanmaz ve toplanamaz. Zira İslâm’ın iktisadî disiplinleri böyle bir terâkümü (yığılma) önlemekte ve malın belli ellerde toplanmasına kat’iyen meydan vermemektedir. Zekât, üretim sonrası paylaşmanın en temel unsurudur. Bunu daha önceki bölümlerde müstakil olarak ele aldığımız için geçiyorum.
Hibe de aynı çizgide zikredilmesi gereken ikinci önemli bir husustur. Her mü’min, bu dünyada verdiğinin ahirette faydasını göreceğine inanır ve malını hibe yoluyla -tabiî Allah için- seve seve infak eder. Aynı zamanda o böylece gönül dünyasında da büyük bir inşirah ve mutluluğa erer. Zira o, bütün verdiğini içinden gele gele ve ibadet neşvesi içinde verir. Verirken de, gizlilik içinde vermesi dolayısıyla ‘alan el’ durumunda olan insanın izzetinin zedelenmemesine fevkalâde dikkat eder.
Aslında her inanan insan, kendini, elinde bulunan mülkün emanetçisi ve dağıtım memuru gibi görür. Evet, ona göre asıl mülk sahibi Allah’tır. O ise, Allah’ın kendisine verdiğini, yine Allah yolunda harcamaktadır. Bu itibarla da o, herhangi bir fâikiyet mülâhazasına girmez. Bir memur, üzerine terettüp eden vazifelerini yerine getirmekle gururlanıp kibirlenmeye hakkı olmadığı gibi -zira o sadece vazifesini yapmıştır- Allah yolunda veren bir mü’minin de böyle bir vazifeyi yerine getirmekle gururlanıp kibirlenmeye hakkı yoktur.
Bilakis o, böyle bir vazifeyi ifaya kendini muvaffak kılan Allah’a hep şükreder ve etmelidir de. Bu açıdan zekât veya hibe, bazılarının dediği gibi, kat’iyen bir burjuva sadakası değildir.