İçeriğe geç

Ey bütün bir ölü dünyayı tertemiz soluklarıyla canlandıran Ruh, Sen olmasaydın dünyaların Cehennem’den farkı neydi! Yeryüzünde Hak rahmetini temsil eden Sen.. gönüllerden imansızlık zulmetini silen de yine Sen’sin! İnsanlık doğru yolu ve doğru yolda yürümeyi Seninle öğrendi. Öğrendi de kaoslardan ve yollara takılıp kalmaktan kurtuldu. Varlık Seninle aydınlandı ve ruhlara ünsiyet salan dost ve ahbâb hâline geldi..!

“Sayende azaldı zulmet-i beşeriyet, Benzer mi fürû’un sönük envârına Bedr’in? Caiz sana dense güneşi leyle-i kadrin, Ey nûr-ı hidayet!”
(İsmail Safâ)

Şimdi, aç ağzını konuş ki, ağzının suyuna susamış gönüller cana gelsin; diller ve dudaklara şeker şerbet erişsin! Ve ilk turfanda hurmalarına denk, gönüllerde turunçlar yeşersin! Bak, bin-şeref başımıza ayak basışınla “İrem bağları”na dönen bu ülke, zakkum ve dikenlerin işgaline uğradı. Bize azap olsun diye mi bilmem, nûrun gidip “Kafdağı”nın arkasına saklandı.

Çilemiz bittiyse gel artık; gel ki, Sen’i bütün bütün hiçbir zaman unutmadık. Zemini sararan, seması kararan bu ülkede hâlâ, yoksullar yuvası mâbedler Senin anber kokularınla dolup taşmakta, karanlık gönüller Senin meşalelerinle aydınlanıp ışığı tanımakta..!

Ey Mekke’de inip Medine’de çağlayanlaşan Nur, saklanmak Sana yaraşmaz; aç nurlu çehrenden nikabı..! Aç ki, çirkinliğe boğulan gözler güzellik görsün! Aç ki, bizler bir kere daha şem’ine pervane olalım!

“Ey hutbe-i ezeliye, ey nazilet’ül-arş..! Nâsût nüzûlünle ziyadâr-ı Muhammed… ……… Ey nefha-i lâhût!”
(İsmail Safâ)
83