Bu Ülke
Bir zamanlar bambaşka güzellikleri, büyüleyici iklimi, ruhlara kucak açan tabiatı ve sonsuza uyanmış insanıyla bu ülke, kervanların konup kalktığı; seyyahların, onun altın yamaçlarında tenezzühe çıktığı; gönül ve ruh insanlarının Kâbe yolcuları gibi akın akın koşup ona geldiği ve bir ibadet neşvesi içinde onun güzelliklerini yudumladıkları eşi-menendi bulunmayan bir Cennet köşesiydi…
Evet, bu ülke ve onu ayakta tutan dinamikleri yerinde görmek için dünyanın dört bir yanından merak ve ziyaret arzusuyla coşan sineler, hep ona koşar; onun ovasında-obasında, dağında-bayırında, bahçesinde-bağında ve melekleri andıran insanları arasında hayret ve hayranlıklarla dolaşır, ayrılırken de hasret ve hüzünlerle ayrılırlardı. Bu tılsımlı ülke rengârenk güzellikleri ve baş döndürücü ihtişamıyla misafirlerini öyle büyülerdi ki, gelenler âdeta bu füsunla çarpılır ve bir daha da onun atlas ikliminden ayrılmak istemezlerdi. Vâkıa, onun zümrüt çayırlarında yaşayanların, ülfet ve ünsiyetle bazen bu füsun ve büyüleyiciliği sezemedikleri, dolayısıyla da lâubaliliğe, alâkasızlığa düştükleri olurdu; ama dıştan gelenler için o, her zaman Cennet yamaçlarını, insanı da melekleri hatırlatacak mahiyette pırıl pırıl idi.