Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem), Medine’yi teşrif buyurduğunda, Sa’d İbn Ubâde’nin (radıyallâhu anh) ifadesiyle, orada kendisini Medine hükümdarlığına layık gören, bunun için de bir hazırlık içinde bulunan Abdullah İbn Übey İbn Selûl vardı. Belki başkaları da vardı ama bu zat en önde idi. İşte bu İbn Selûl, böylesine kurulacağı koltuğun, giyeceği kostümlerin hayalleriyle oturup kalkarken Resûl-i Ekrem’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) karşısında görünce pirelendi, öfkelendi ve kinle, nefretle köpürmeye durdu.[3]
Ayrıca Medine’de Yahudiler, Arapları hor ve hakir görüyor, bir gün onları ezip, hâkimiyetleri altına almayı kendilerinden bir peygamberin gelişine bağlıyorlardı. Evet, onlar bu peygamberin, mutlaka kendi içlerinden zuhur edeceğine inanıyorlardı. İçlerinde zuhur eden bir peygamberle dünyanın her yerindeki insanlığı, Yahudi efendiliği altında esir edecekleri hülyalarıyla yaşıyorlardı. Şüphesiz bu, onların zihinlerinde bir ümniye şeklinde hep canlı tutuluyordu. Aslında Yahudiler oldukça realist olmalarına rağmen bu mevzuda ciddi bir kuruntu içindeydiler. Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) zuhuruyla onların düşündükleri şeylerin tamamen aksi olmuştu. Kur’ân, yer yer bunların bu tür kuruntularından bahseder. Peygamberimiz’in, Yahudilerin hor gördüğü insanlığı aziz edecek şekilde bütün ilhad dünyasının karşısına çıkması, Yahudilerin kuvve-i mâneviyelerini kıracak bir hâdise olmuş ve onları bütün bütün panikletmişti. İşte bu, onlarda cinnet derecesinde şok tesiri yaptı ve fıtratlarında ciddi bir maraza dönüştü. Bu marazdı onları Allah’a karşı muhâdaaya sevk eden sebep ve sâik. Kur’ân-ı Kerim, onları muhâdaaya, kine, nefrete sâik olan marazın, فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ beyanıyla, derinlemesine kalblerine yerleşmiş ve tabiatları hâline gelmiş olduğunu vurgular ki, fevkalâde mânidardır.