İnsan bazen içinde, tasavvufî ifadesiyle, bast hâli dediğimiz bir inşirah, bir huzur, bir zevk duyar ve bunu ta iliklerine kadar yaşar. Bazen de kabz hâli olur. Hiç farkına varmadan bast hâlinin inşirah meltemlerine mukabil, hüzün ve sıkıntı rüzgârları eser insanın içinde, ki insanın bunları duymasına ihsas veya ihtisas denmektedir. Bu esintiler hâricî bir sebeple meydana geldiği gibi, böyle bir sebep olmaksızın da meydana gelebilir.
Benlikte, nefiste meydana gelen duyuşlara, hissedişlere ihsas denir. Bir de ihtisas vardır. İhsas, daha ziyade hariçte bir nokta-i istinat ve mevcut bir sebebe dayalı olduğu hâlde, ihtisas, hariçten kat-ı nazar kendi içinde ve hiçbir şeye dayanmadan ruhta duyulan bir şeydir ki, işin bu cephesi tamamen vicdana aittir. Öbür cephesi ise akla malzeme sunan şuurla alâkalıdır. Bu itibarla ister ihtisas yönüyle, ister ihsas yönüyle meseleyi ele alalım; zaman müdahaleli insanın bu türlü parça parça, kopuk kopuk duyuşlarına şuur denir.
İşte Kur’ân-ı Kerim, münafıklar hakkında, وَمَا يَشْعُرُونَ derken, daha ileri seviyede fikrî, kalbî, ruhî hiçbir derinliğe sahip olmadan ve bu türlü araştırmalar neticesinde varılabilecek ufukların kendilerinden istenmesi değil, bir çocuğun dahi anlayabileceği, hatta bir hayvanın dahi idrâk edebileceği kadarıyla en basit bir idrâk, en ibtidaî bir kavrayış, en sığ ve dağınık bir düşünce tarzı, işte bu kadar dahi bir duyuşları olsaydı, bu “muhâdaa”ya başvurmayacaklardı demek istemektedir.
* * *
Şimdi de dar bir çerçevede bu âyeti, münafıkların Allah’a ve mü’minlere yapmaya cüret ettikleri muhâdaanın sebepleri açısından incelemeye çalışalım: