“Ehl-i Kitap olan Hıristiyan ve Yahudiler ile ümmet-i Muhammed arasında çok ciddi uçurumlar vardır. Biz, bir kısım köprüler tesisiyle hatt-ı muvâsalayı temin etmek ve bütün Ehl-i Kitap’ı bir araya getirmek istiyoruz.”[1]
Aslında bu beyanları yalandı ve Kur’ân-ı Kerim’in ifade ettiği gibi onlar bu yalanın cezasını göreceklerdi. Bunlardan bazılarının da şöyle-böyle dinsizlere yanaşma, şirin görünme gibi bir hâlleri vardı ki bu da, Kur’ânî tabirle, “zalimlere ednâ bir rükûn/meyil”le meyletmek suretiyle helâk olma demekti. وَلَا تَرْكَنُۤوا إِلَى الَّذِينَ ظَلَمُوا فَتَمَسَّكُمُ النَّارُ وَمَا لَكُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مِنْ أَوْلِيَۤاءَ ثُمَّ لَا تُنْصَرُونَ “Bir de sakın zulmedenlere meyletmeyin, sempati duymayın, yoksa size ateş dokunur. Aslında sizin Allah’tan başka yar ve yardımcınız da yoktur. Böyle davranınca, O’ndan da yardım görmezsiniz.” (Hûd sûresi, 11/113) Tabi bu meyil, onlara göre, Üstad Bediüzzaman’ın Mesnevî-i Nuriye’de kullandığı tabirle, “aradaki hatt-ı muvâsalayı temin”[2] maksadına matuftu.
Hâlbuki aradaki dere o kadar geniş idi ki, böyle bir şey kat’iyen mümkün değildi. Nasıl olur ki, bir tarafta Allah’a iman dâhil bütün içtimaî, iktisadî huzurun ana unsuru olarak “madde”yi kabul eden sistem, diğer yanda bütün içtimaî, iktisadî ve siyasî huzurun teminini Allah’a imanda gören başka bir nizam.. evet, bunlar birbirinden o kadar uzak idi ki, sözde arabuluculuk yapıyoruz diyen bu gürûh, hatt-ı muvâsalayı temin edemedi ve o derin dereye düşüp boğuldular ya da öbürlerine iltihak ettiler.
Seçilen kelimelerdeki dil incelikleri (11. âyet)
Kısaca verdiğimiz meal ve müfredat bilgilerinden sonra şimdi de âyetin dille alâkalı nükteleri açısından muhtevası üzerinde durmaya çalışalım: