İçeriğe geç

Bazı kimseler kendilerine göre bir mürşid ihdas ederler ve o mürşide uymayı hidâyet, uymamayı da dalâlet görebilirler. Onların bu düşüncesinin dalâlet olma ihtimali de vardır. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) devrinden günümüze kadar her devirde yetişen mürşidler kendi devirlerinin irfan ve ilim hayatıyla, dünya görüşüyle içli-dışlı olmuş, içtimaîye vukuflarıyla belli bir misyon eda etmişlerdir. Kendi devrini bilmeyen bir insanın, muhataplarını eski devirlere çağırıp oralardan bir şeyler anlatmaya çalışması, onun kendi çapında bir mürşid olduğunu gösterir. Böyle bir mürşid, -bir kısım saf kimselerin dışında- hiç kimseye kendi devrine göre ve devri çapında nüfuz edemez. Bunu söylerken de onların füyûzattan nasipleri olmadığını ifade etmek istemiyorum. O kimse şahsen büyük bir insan da olabilir, semalarda pervaz etmeye liyakati bulunabilir, Hazreti Hızır’la sabah-akşam görüşebilir; fakat âyât-ı tekviniye, şeriat-ı fıtriye, fıkıh ve hadis gibi ilimlere vâkıf olmadıktan sonra bir insanın kendi devri çapında objektif bir mürşid olması mümkün değildir; Allah (celle celâluhu) onu ekstra meziyet ve faziletlerle donatmış olsa bile.

Bizler, hakiki ve büyük mürşidlerin olmadığı bir devirde yetiştik. Bir sam yeli esti, bütününü kuruttu. Bu mevzuda bütün bağlar bozuldu, surlar yıkıldı, sular kurudu. Ve sonra o eski devirlerden geriye bir kısım mürşidler kaldı; ama bunlar kendi çaplarında belli kimselere bazı şeyleri anlatabilecek seviyede olsalar da umumi mânâda mücedditliğin gerektirdiği kıvam ve mânâda değillerdi.

127