Evet, bir kalb hâlinde heyecanla dolan, insanlık adına bir nabız gibi atan Hızır-edâ böylesi insanlar, belâlara karşı da içinde bulundukları toplulukların âdeta paratoneridirler. Nasıl ki bu durum, topluluk içinde böyledir, bir insan ferdi içinde o insan ferdini teşkil eden latîfelerden de öylesi vardır ki o, insanda Hızır vazifesini görür. İnsan çok defa iç müşâhede ve murâkabesi ile onu tanıyabilir, onun dilini anlayabilir. Ancak kişinin hiç iç murâkabesi ve müşâhedesi, geceleri seccadesinde âh u vâhı ve iniltisi yoksa, o latîfe hükmünü belki ekstradan, gizli bir Hızır gibi icra eder ama, önemli olan liyakattir. Liyakatli insan, iç müşâhede ve murâkabesi sayesinde o dili bilinmeyen latîfeyi tanıyabilir, rezonans olduğunu hissedebilir.
İnsan, an olur ki Rabbine münacat ederken cismaniyetinde bir hafiflik hisseder, yere ihtiyacı olmadığını duyar. Sanki bir iple semaya bağlanmış gibi kendisini görür. O dakikada ona Cennet’in kapıları açılsa, o murâkabe içinde Cennet’e davet edilse ve “O ruh hâleti içinde kalmak mı –yani Rabbiyle o sıkı münasebeti devam ettirmek mi– yoksa teşrifatçılığa hazır hurisiyle, gılmanıyla Cennet’e girmek mi?” dense o, Rabbi ile olan o münasebetini tercih eder ve Cennet’i elinin tersiyle iter. Böyle bir kıvam, o ruh hâleti içinde olur. İşte o dakikada insan, yalvarabildiği kadar yalvarmalıdır. Zira bu hâl, Rabbin rahmetiyle rezonans olmanın ifadesidir.