Bir kısım meseleler de vardır ki, irademiz ve hürriyetimiz taalluk ettiği andan itibaren gerek dilimizden dökülen dualarla gerekse yapacağımız fiillerle onları Cenab-ı Hak’tan isteriz, Allah da onları bize lütfeder. İnsanın dışında hayvanlar ve cemadât (cansız varlıklar) topluluğunun da kendilerine has bir kısım istekleri vardır ve bu istekler, kendi zaviyelerinden onlara lütfedilir. İnsanda bir kısım latîfe ve duygular vardır ki bunlar onun insanlık yönüyle alâkalıdır. Şöyle ki, insanın her bir ferdi âdeta başlı başına bir tür hükmündedir. Bediüzzaman’ın ifadesiyle, insan fert iken bir nevi gibidir. İnsan; kalbi, sırrı, hafîsi, ahfâsı, hissi, sâikası ve şâikasıyla tıpkı bir topluluk ve bir cemaat mahiyetindedir. Farkına varmaksızın insanın içinde uyanan şevkler, inşirah ve sevinçler.. yine farkına varmadan bir tarafa sevk edilmesi, kendisine bir iş yaptırılması.. ve yine farkına varmadan karamsar bir ruh hâleti içine girmesi.. evet bütün bunlar, onun üzerinde hükmeden latîfelere işaret eder. İşte bu latîfelerden biri de âdeta onun için bir dil, bir daldır. İnsan, Arş-ı Âzam’a doğru başını kaldırdığı zaman Allah o duaya icabet buyurur. İsterseniz bir misalle bu meseleyi açıklayalım:
Berâ İbn Mâlik (radıyallâhu anh), kahramanlıkları ve üstün cesaretiyle ön plâna çıkmış bir sahabîdir. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadislerinde onu şöyle anlatmaktadır: “Saçı başı dağınık olduğu, eski elbiseler giydiği için kendisine önem verilmeyen öyle kimseler vardır ki, ‘Şöyle olsun’ diye yemin etseler, yeminlerinde yalancı çıkmamaları için Allah onların isteklerini geri çevirmez. Berâ ibn Malik de bunlardandır.”75