Allah Resûlü başka bir hadislerinde ise şöyle buyurur: “Cihad, benimle başlamıştır ve ümmetimin son demlerinde Deccal ile muharebesine kadar da devam edecektir.”133 Öyle anlaşılıyor ki, ümmetin en sonunda, inkâr-ı ulûhiyet davasında bulunan, peygamberliği inkâr eden bir kısım safdil veya ehl-i ilhad kimselerin bazı kesimlere peygamberlik yakıştırmasına karşılık, Hakk’a omuz veren kimseler dine sahip çıkacaklar ve hakkı temsili âhirzamanda bir kere daha en parlak şekliyle devam ettireceklerdir. Evet, Efendimiz, bir hadis-i şeriflerinde, kıyamete kadar dine arka verecek bir topluluğun olacağından bahsetmektedir.134 Bunun olmadığı an asla düşünülemez; bu topluluk belki bir dönem zayıflar ama sonra tekrar kuvvet kazanır, sûra üfleneceği ana kadar dine sahip çıkar.
Bütün bu açılardan bakınca şu istikbal inkılâbâtı içinde en yüksek ve gür sadânın İslâm’ın sadâsı olacağı görülür ki mevcut durum da bunu teyit ve tasdik etmektedir. 18. ve 19. asırlarda, âlem-i İslâm’ın her cephede hezimet ve çözülmesine şahit olduk. Ciddi bir yabancılaşma fırtına halinde ortalığı kasıp kavurdu ve insanımız, kendine ait değerlerden adım adım uzaklaştı. Pek çok okumuş insan dinden kaçmayı bir fazilet ve meziyet saydı. Bunların tesirinde kalan -bağışlayın- aşağılık duygusu içindeki bir kısım kimseler de onlara uyup gitti. Yirminci asrın son çeyreğine girerken bu defa da bizim hesabımıza bir kısım kıvılcımların parladığını gördük. İnanan insanlar yeryüzünde tekrar ateizme, inkârcılığa, inkâr-ı ulûhiyete karşı derlenip toparlanma yoluna girdiler. Artık Müslümanlar 18. veya 19. asrın Müslümanı değildi. Şimdilerde bir Müslüman, tek başına da kalsa Efendimiz’in davası adına cihana meydan okuyabilecek kadar kendisini iradeli, güçlü ve aynı zamanda ümitli hissetmektedir.