Bu mânâyı teyid eden başka bir âyet-i kerimede ise, “Onlar, Allah’ın nûrunu ağızlarıyla üfleyip söndürmek isterler. Allah ise, nûrunu tam parlatmaktan başka bir şeye razı olmaz. Kâfirler isterse hoşlanmasınlar!” 130 buyrulmaktadır. Onlar, ciddi bir esasa dayanmayan, sadece dillerinde olan söz ve beyanlarıyla, Din-i Mübin-i İslâm’ı üfleyip söndürmek istemektedirler. Allah ise buna katiyen izin vermeyecektir. Kâfirler hoşlanmasalar bile Allah’ın bu mevzuda onların düşüncelerine, ifadelerine ve gayretlerine karşı muradı, nurunu tamamlamaktır.
Cenâb-ı Hak, Habibini (sallallâhu aleyhi ve sellem) mahz-ı hidayetle, insanları aydınlığa çıkaracak esaslarla, hak din ve fıtratla iç-içe, yani dine, tabiata ve şeriat-ı fıtriyeye katiyen muvafık olan prensiplerle göndermiştir. Göndermiştir ama aynı zamanda onu korumuştur ve korumaya da devam etmektedir. Güneşin doğmasıyla yıldızlar nasıl kayboluyorsa, bu din de hakiki mânâsıyla sahiplerinin omuzlarında şehbâl açtığı zaman her düşünceye galebe çalacaktır. Tabir-i diğerle Allah, bir yeri filizlendirdi, bir yerde yumurtaları hazırladı ve civcivleri meydana getirdi ise, onları şer güçlerin eline bırakmayıp koruyacaktır. Aynı mânâ başka bir sûrede şu ifadelerle anlatılmaktadır: “O, Resûlü’nü, diğer bütün dinlere üstün kılmak için, hidâyet ve hak din ile göndermiştir. İsterse müşrikler bundan hoşlanmasınlar.”131
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir defasında, “Keşke kardeşlerimi görebilseydim!” buyururlar. Yanındaki ashab-ı kiram, “Ya Resûlallah! Bizler kardeşlerin değil miyiz?” dediklerinde, “Siz benim ashabımsınız. Kardeşlerim henüz gelmedi. Onlar sonra gelecekler.” buyurur.132 Bundan anlaşılmaktadır ki Cenâb-ı Hak, ümmetin başında gelenlere denk olarak sonunda geleceklere de bir kudret ve İslâmiyet’e de bir istikrar bahşedecektir.