İçeriğe geç

Meselâ, Hz. Enes gibi fakir, Efendimiz’in kapısında büyümüş, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) duasına mazhar olmuş ve bir mevsimde Efendimiz’e hizmet etmiş -zayıf bir rivayette doğrudan doğruya annesi Ümmü Süleym tarafından “Yâ Resûlallah! Herkes sana armağanla geldi, benim verecek bir şeyim yoktur, ben de Enes’i sana armağan ediyorum. Lütfen kabul buyurun.” denilerek- on yaşında Efendimiz’in hizmetine takdim edilmiş bu insan, halifeler döneminde zenginler arasında sayılıyordu. Efendimiz dar-ı fenâya gözlerini kapadığı zaman Hz. Enes yirmi yaşındaydı. Bu şanlı sahabi gün gelip şöyle diyecekti: “Çocuğumun çocuğunun çocuklarını gördüm. Belki torunlarımdan elimle gömdüklerimin sayısı yüzü aşkındır. Servetime gelince, ne koyunlarımın hesabını biliyorum, ne de başka varlığımın.”4 Demek ki, Enes o kadar Allah’ın lütfuna mazhar olmuştu.

Bütün bunlar mallarını ve canlarını vermeleri gerekli olan mevsimde vermiş, mevsimi gelince de, dünyevî ve uhrevî semerelerini dermişlerdi.

Nasıl bahar mevsiminde toprağın bağrına tohumlar atılır.. kilerde, ambarda ne varsa hepsi toprağa emanet edilir.. ve sonra toprak daneyi başak veya başaklar hâline getirir ve iade eder. Öyle de insan, bütünüyle toprağa dökülmeli, bütünüyle tohum hâline gelmeli ve onun vefalı bağrına kendini salıvermelidir. Böyle olduğu takdirde göreceğiz ki, her bir tohum, mevsimi gelince beşer onar başakla karşımıza çıkacak ve Kur’ân’ın ifade ettiği gibi ve belki de yetmiş dâne ile arz-ı endam edecektir.

81