Bu itibarla, sahabe-i kiramın kendilerinden sonra 30 sene içinde fethedip Resûlullah’ın zimamdarlığına teslim ettikleri bir dünya, kemmî ve keyfî buudlarıyla kendilerinden sonra gelen Emeviler, Abbasiler, Selçuklular ve Osmanlılarınkine hemen hemen denktir. İsterseniz dünya haritalarına bir bakıverin. Bu kadar geniş bir saha dört büyük halife döneminde elde edilmiştir ki, izah etmek mümkün değildir. Hatta denebilir ki, hayret edilen bu noktaya ta seyyidina Hz. Osman döneminde ulaşılmıştır. Bu, meselenin bir yönüdür. İkinci yön olarak şunlar ifade edilebilir:
Bu fetihler zâhirî bir istibdat ve zorbalık ile elde edilmiş değildir. Bu fütuhat esnasında kat’iyen kalblere ve vicdanlara baskı yapılmamıştır. Bilakis kalblerin teshîri, İslâm’ın gönüllere sevdirilmesi, akılların emre âmâde kılınması şeklinde olmuştur. Dolayısıyla da sahabilerin gittikleri yerlerde Müslümanlık âdeta çığ gibi gelişmiş ve bu gelişmeyi bir kültür, bir ilim ve irfan devri takip etmiştir. O gün yapılanlar hâlâ dünyayı hayran bırakmaktadır. Diyeceksiniz ki, bıraksa ne olur, bırakmasa ne olur; ama bu bir fazilettir ve düşman dahi bu fazileti itiraf etmektedir.
Evet, dünyayı hayran bırakacak bir ufka, bir noktaya, bir kuşağa ulaştırdıkları kültür ve medeniyet eserleri ve İslâmiyet’i iyi temsil etmeleri insanları cezbetmiş ve Müslümanlaştırmada da rol oynamıştır. Bugün dahi oralarda Müslümanlık hesabına bir kaynaşma varsa, onların o mübarek, nurlu, bereketli, ihlâslı elleriyle atılan tohumların neticesidir. Bence bu mesele çok önemlidir.