İçeriğe geç

Cafer çok büyük bir insandı. O, yaptığı işler itibarıyla eşsizdir ve ona hayranlık duymamak mümkün değildir. O, Hz. Ali Efendimiz’den tam 8 yaş büyüktü. Müslümanlığı önceden tanıyanlardandı. Habeşistan’a hicret etmiş ve orada Necaşî’nin karşısında Kur’ân okumuş, konuşmuş ve ona tesir etmişti. Zaten nâfizü’l-kelâmdı, tesirli konuşurdu. Şimdi de kılıcını kullanma zamanı gelmişti. Doğrusu o, bu mevzuda da hatırı sayılırdı. Ama Efendimiz, bütün bu meziyetlerine rağmen Cafer’in başına Zeyd İbn Hârise’yi kumandan tayin etmişti. Mute’de düşman ordusunu hesap eden meğâzî yazarları, üç yüz bin kişi olduklarını söylüyorlar. O kadar olmasa bile, zannediyorum yüz bin olduğunda şüphe yoktu. Bu yüz binlik ordunun karşısında da sadece üç bin Müslüman vardı. Bir insanın kaç kişiyle dövüştüğünü lütfen bir düşünün.

İşte Cafer’i adım adım takip edenler derler ki, başına, gözüne, kulağına inen her kılıç darbesi, ağaç buduyor gibi onu budarken, bir an olsun yüzünü düşmandan çevirmedi. Bu manzarayı mânevî bir ekranda seyrediyor gibi seyreden Efendimiz, Medine Mescidi’nde oturmuş ve olanları teferruatıyla ashabına anlatıyordu. Bir ara, Cafer’i Cennet’te gördüğünü, diğerlerinin boynunda birer tasma olduğu hâlde, onun kayıtsız, dümdüz yürüyüp gittiğini haber verdi ve tablonun diğer yüzündeki durumu da şöyle izah etti: Diğer komutanlar sıkıştıklarında, başlarını hafif sağa-sola çevirdiler. Cafer ise, yaşama endişesine hiç düşmeden dosdoğru yürüyüp gitti…

189