İçeriğe geç

Âyet, birbirine bağlı, Allah’a, Resûl’e ve ulü’l-emre olmak üzere üç itaatten bahsediyor. Peygamber, bütün büyüklüğünü, ihtişam ve celâdetini, Allah’ın elçisi olmada kazanmıştır. O bir insandır, fakat bizim Allah’a ulaşmamız yolunda, gaye çapında bir vesiledir. Biz de bu vesileye tutunmuş gidiyoruz. Efendimiz’in elinde bulunan vesile öyle bir iptir ki, biz o ipe tutunduğumuz zaman Allah’a ulaşırız. Zira bu ipin öbür ucu Allah’ın elindedir. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Kur’ân’ı anlatırken öyle buyuruyor: “Kur’ân öyle bir iptir ki bir ucu Allah’ın elindedir, kim ona tutunursa, Allah’a yükselir.”

İşte nebi Cenâb-ı Hakk’ın emirleriyle ve bizim Allah’a karşı vazifelerimizle böyle içli dışlı olmuş ve böyle bütünleşmiştir. Nebi, Allah değildir. Hıristiyanların Hz. Mesih için dedikleri gibi, Allah’ın tahtının bir yanına oturmuş da değildir. Fakat yeryüzünde O, “Bir mir’ât-ı mücellâdır ki, O’nda Allah görünür daim.”

“Zâtıma mir’ât edindim zâtını,Bile yazdım adım ile adını.”

diyen Süleyman Çelebi’nin ifadesi içinde O’na bakmadan Allah’ı görmek imkânsızdır.

Şimdi, bu yol buraya kadar aydın olduğu gibi ondan sonra da aydın olarak devam edecektir. وَأُۨولِي الْأَمْرِ مِنْكُمْ Resûl nasıl Allah hesabına hükmeder, karar verir ve itaat ister, aynen öyle de “Ulü’l-emr” dediğimiz kimseler de evvelâ, Resûlullah’ın yolunda olacak, O’nu dinleyecek, O’na itaat edeceklerdir. İşte Sıddık-ı Ekber Ebû Bekir, işte Faruk-u Âzam Ömer, işte Zinnureyn Osman, işte Haydar-ı Kerrar, Şah-ı Merdan Hz. Ali (radıyallâhu anhüm).

183