İçeriğe geç

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Medine’ye yerleşip ve hep orada kalmayı düşündüğü için onlar da Medine’ye o kadar bağlılık duyuyorlardı. Aslında insan Medine’ye ne kadar bağlansa değer. Ve onlar Medine’ye değdiği kadar bağlıydılar ama bir gün dünyanın dört bir yanına gidip İslâmiyet’i neşredeceklerine dair emir sâdır olunca, hiçbiri en ufak bir tereddüt geçirmeden “Evet!” demişti. Onlar hakikatin delisiydi, delice İslâm hakikatine bağlanmışlardı. Leylâ’nın peşine düşen Mecnun’un hâli neyse, İslâm hakikatini cihana neşretme ve Allah’ın rızasını, Resûlullah’ın hoşnutluğunu kazanma mevzuunda, onların hâli de oydu. Evet, emir gelince hemen Tebük’e azmirah eden, Yemen’e koşan, Hadramut’a yönelen ve dünyanın dört bir bucağına tebliğ için çıkan bu Hak sevdalıları Cennet’e gidiyor gibi güle oynaya gidiyorlardı.

Gün gelip de değişik imparatorluklar, İslâmiyet’in yayılışını engellemeye ve mücahitleri durdurmaya kalkınca, Müslümanlar da kılıca başvurmak zorunda kalmışlardı. Zira onlar hakikati neşredip cihanı aydınlatacaklardı.. hasımlar maddî güç ve kuvvetle karşılarına çıkınca, onlar da aynı silahı kullanma mecburiyetinde idiler.

Evet, şimdi tam maddî cihad zamanıydı. Kılıcını kapan meydana atıldı. Öldürdü veya öldürüldü. Fakat meydanı terk eden olmadı. Her cephede, kendilerinden beklenenin çok üstünde muvaffakiyetlerle gidip Çin’e, Maçin’e ulaştılar. Onlar hem toplum olarak hem de teker teker fertler olarak destanlara mevzu insanlardı…

Allah Resûlü hiç kimseden takatinin fevkinde bir talepte bulunmuyordu. Bununla beraber sahabe her fırsatta tâkat sınırını zorluyor ve âdeta yükün altına biraz daha girebilmenin kavgasını veriyordu.

129