Kısa zamanda dünyanın dört bir bucağına yayılan Müslümanlar, takriben 1000 sene kadar, en yüksek bir idare şeklini dünyada hâkim kılmışlardı. Bu muvaffakiyet, Müslümanların maddî-mânevî her şeylerini Allah yoluna adamış olmalarından başka ne ile izah edilebilir ki?
Biz, İslâm âleminde zuhur etmiş bütün cihangirlerde aynı ruh hâlini görüyoruz. Onlar yaşatma arzusuyla, yaşama zevkini kendilerine haram kılmış insanlardır. Bütün dertleri, intisabıyla şeref duydukları dinin i’lâsıydı.
Alparslan’da bu vardır, Kılıçarslan’da bu vardır, Murad Hüdavendigar’da bu vardır, Fatih’te, Yavuz’da ve daha nicelerinde hep bu ruh, hep bu şuur mevcuttur…
Alparslan, Malazgirt’te üzerine giydiği beyaz urbasıyla ordusunun karşısına çıkıyor ve irad ettiği hutbesinde bu cübbenin ona kefen olmasını niyaz ediyordu. Yani o harp meydanına, muzaffer olmaktan daha çok şehit olmak için gelmiş bulunuyordu ve bunu, giydiği kefeniyle de bizzat gösteriyordu. Onun için de kendi ordusunun birkaç misli düşmanla tereddütsüz yaka paça olabilecekti. Ve oldu da.. oldu ama günün sonunda içi biraz buruktu. Zira şehit olmak istemiş, fakat olamamıştı.
Murad Hüdavendigar, “Allahım, ordunu muzaffer ve beni de şehit eyle!” diye dua etmiş ve harbe öyle çıkmıştı. Duası makbuldü. Ordu muzaffer o da şehit olmuştu. Bağrından yediği hançerle upuzun yatarken, etrafındakiler son buyruğunu sordular. Dudaklarında bir cümle söyleyecek kadar ancak derman vardı.. ve onu söyledi sonra da gözlerini yumdu. Son cümlesi: “Attan inmeyesüz!” olmuştu.